OKUDUĞUM KİTAPLAR

0

 

ROMAN ÖYKÜ



Merhabalar,

Son birkaç ayda okuduğum kitapları paylaşmak istedim bu kez sizlerle. Henüz okumayanlar ya da okumayı planlayanlar vardır düşüncesiyle spoiler vermeden kısa kısa her birinin üzerinden geçmeye çalışacağım. Keyifli okumalar dilerim…

Aylardan Kasım Günlerden Perşembe; Ayşe Kulin’in Everest Yayınları’ndan çıkardığı kitap, büyük önderimizi kendi iç sesiyle anlatması itibarıyla diğerlerinden oldukça farklı. Çocukluğundan Dolmabahçe’deki son günlerine kadar kronolojik bir bütünlük içerisinde ilerleyen kitapta bir lider, bir komutan, bir kurucu devlet adamı olmaktan ziyade insani yönleriyle daha fazla öne çıkarılıyor Ata’mız. İlk aşkı Dimitrina’sı, yarım kalan sevdası olarak sıklıkla vurgulanıyor. Kız kardeşi Makbule ile olan diyalogları, Latife Hanım’la olan evliliği ve boşanması, silah arkadaşları, evlat edindiği çocuklar, bozulan sağlığına rağmen Hatay meselesini, “şahsi davası” olarak görmesi, hastalık döneminde Dolmabahçe’ye çekilişiyle başlayan içsel monologları duygu dolu ifadelerle okura sunuluyor. Ayrıca ünlü Türk besteci Ahmed Adnan Saygun tarafından bestelenmiş ilk operamız "Özsoy Operası" hakkında da bir bölüm var. 1934 yılında İran Şah’ı Rıza Pehlevi’nin Türkiye’ye yapacağı ziyaret vesilesiyle bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle çok kısa bir sürede hazırlanıyor bu opera. İki ülke arasındaki yakınlaşmanın ve ittifakın nişanesi olarak sahnelenen bu eserin ortaya çıkışındaki sancılı süreç, “Bir Cumhuriyet Şarkısı” adlı filmde çok güzel bir şekilde işlenmiş. İzlemeyenlere mutlaka tavsiye ettiğimi belirtmeden geçemeyeceğim.   

Ulu Önder Atatürk’ü anlatmak hiç kolay olmasa gerek. Bu sebepten olmalı ki yazar Ayşe Kulin, kitabını şu sözlerle sonlandırıyor: “‘Atatürk’ün askeriyim’ diyebilmeyi isterdim ama bana ancak Atatürk hakkında yazanlardan biri olmak düştü. Okuyacaklarınızı, O’nun hakkında yazılmış pek çok kitabı okuyup inceleyerek edindiğim birikimi yüreğimdeki Atatürk sevgisiyle harmanlayarak yazdım. İstedim ki okurlarımı bu kitapta İyi Asker ve Kurucu Devlet Adamı Atatürk’ün değil, çocuk Mustafa’nın, delikanlı Mustafa Kemal’in, dost, aşık, evli, boşanmış ve en sonunda hasta ama her dem yalnız, bir adamın iç dünyasına götüreyim. Hatalarım olduysa O, beni kocaman yüreğiyle umarım bağışlar. Sevgili okurlarım, sizler de öyle yapın, e mi?”

Altı Harfli Bir Tatlı; Şermin Yaşar’ın bilinen samimi, esprili ve akıcı diliyle yazılmış; günlük hayattan diyalogların yer aldığı bir kitap. Annesiz büyüyen Meltem’le evlatsız yaşlanmanın hüznünü yaşayan Selime’nin, yazarın kendi deyimiyle “iki hayat, iki kayboluş, iki yaranın aynı evde buluşma” hikâyesi. Cep telefonumla 18 sayfalık tanıtım yazısını okuduğum günün akşamında, bundan tamamen habersiz biçimde eşimin hediyesi olarak geldi.

 

Uzun Hikâye;  Yazar Mustafa Kutlu’nun kendine has, sade, derinlikli ve tasvir gücü yüksek anlatımı ile dikkat çeken bir kitap. Aşk, yalnızlık, aidiyet, Anadolu insanının portresi, hayatın küçük ama anlamlı detaylarını vurgulayan edebi bir metin. Bulgaristan göçmeni Ali’nin hikâyesinin oğlunun ağzından anlatıldığı eserin filmi de çekilmiş. İçe dönük, hüzünlü, hayal kırıklıkları olan, sakin ama derin duygular taşıyan Ali karakterini Kenan İmirzalıoğlu üstlenmiş. Sinema eleştirmenleri İmirzalıoğlu’nun karizmatik duruşu ve sakin oyunculuğunun, Ali karakteriyle örtüştüğünü belirtmişler. Kitabın şiirsel ve içe dönük dili; filmin görsel zenginliğiyle dengelenmiş ve özellikle Anadolu’nun doğal güzelliklerinin (özellikle tren yolculukları, kırsal mekânlar) başarıyla resmedildiği vurgulanmakta. Ben filmi izlemedim. İzleyenlerden bazıları kitaptaki derin psikolojik tahlillerin tam olarak görsele aktarılamadığı, kitabın edebî derinliğini tam olarak yansıtmadığını düşünmekte.

 

Ergenlik Kapıyı Çarpınca; Akademik kimliğini ebeveyn tecrübesiyle birleştirerek yazdığı bu kitapta Saniye Bencik KANGALergenlik dönemindeki çocuklarla iletişim kurmanın yollarını, dönemin getirdiği fizyolojik, psikolojik ve sosyal değişimleri anlatmayı amaçlamış. Bana göre bunu çok da iyi başarmış. Bir ön-ergen annesi olarak kitabı dikkatle okudum, çok beğendim, çok da bilgilendim.

 

Hem bir ebeveyn hem de bir öğretmen rehberi niteliğinde. Yerli yabancı çokça literatür bilgisine başvurularak hazırlansa da sade ve anlaşılır hatta konuşma dilinde yazılmış olması itibarıyla okuyucunun işi bir hayli kolaylaştırılmış. Örnek diyaloglar, gerçek yaşam senaryoları ve pratik öneriler içeriyor. Kitabın ismini de çok beğendim. Biliyoruz ki ergenlik nazikçe kapıyı çalmıyor, genellikle çarpıyor. “Kapıyı çarpma” metaforu, ergenin iç dünyasındaki fırtınaları ve dışa vurumu sembolize ediyor. Ergen beynindeki nörolojik değişimler, duygusal dalgalanmalar, çatışma yönetimi, sınır koyma, dinleme becerileri, ergenin bireyselleşme çabası ve aile içi dengeler, dijital nesil ile iletişim, ekran bağımlılığı, sosyal medyanın psikolojik etkileri, sınav stresi, akran ilişkileri, motivasyon sorunları gibi konular üzerinde durulmuş. Bunu yaparken de yazar, teorik bilgiyi günlük hayata uyarlamayı başarabilmiş. Ağır akademik jargon kullanmadan, ebeveynlerle “dert ortaklığı” kurabilmiş. Ayrıca sadece ergenin değil, öfke, kaygı, çaresizlikle mücadele etmek durumunda kalan ebeveynin duygusal süreçlerine de değiniyor.

 

Sarı Yüz; R.F. Kuang tarafınfan kaleme alınmış, okuru ahlaki sorgulamalara iten bir roman. Son dönemde çok konuşulan, kültür tahakkümü ve edebiyat dünyasındaki adaletsizlikleri ele alıyor. Edebiyat endüstrisindeki ırkçılık, kimlik hırsızlığı, sosyal medyadaki linç kültürü, yazarlık ve özgünlük mitleri konu edinilmiş.

Beyaz, vasat ve kariyeri durgun bir yazar olan June Hayward’ın, ünlü ve parlak Çin asıllı yazar Athena Liu’nun beklenmedik ölümünden sonra, Athena’nın bitmemiş eserini çalıp kendi adıyla yayımlaması anlatılmakta. Roman, bu sahtekârlığın psikolojik sonuçlarını ve edebiyat dünyasının ikiyüzlülüklerini sert bir dille ele almakta. Okur, olayları güvenilmez bir anlatıcının (June'nun) gözünden okumakta; June’nun kendini haklı çıkarma çabaları, yalanları ve psikolojik çöküşü aktarılmakta. Edebiyat dünyasının absürtlükleri ve ikiyüzlülükleri net bir dille eleştirilmekte. Okuyucu nerdeyse kitabın başından sonuna kadar June’un yalanının ne zaman açığa çıkacağı gerilimiyle baş etmekte. Yazarın keskin dili ve gerilim kurgusu, kitabı tek solukta okunabilir kılmakta. Edebiyat dünyasına, yayıncılık endüstrisine ilgi duyanların, psikolojik gerilim sevenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum.

 

Olanı Sevmek; Byron Katie (ABD’li spiritüel öğretmen, yazar) tarafından yazılan kitap, Katie’nin kendi deneyimleriyle geliştirdiği “The Work” (İş) adlı sorgulama yönteminden yola çıkmakta. Temel mesaj: Acı çekmemizin nedeni, gerçeği olduğu gibi kabul etmeyip ona direnmemizdir. Gerçeği sorgulayarak ve “olanı severek” özgürleşebiliriz.

 

“The Work” (İş) Nedir, derseniz;

Kitabın özü, dört soru ve tersine çevirme egzersizinden oluşan bir zihinsel sorgulama yöntemi: 

1. Bu doğru mu? (Düşüncenizin gerçekliğini sorgulayın)

2.Bundan kesinlikle emin misiniz? (Mutlak doğru olduğunu bilebilir misiniz?)

3.Bu düşünceye inandığınızda nasıl tepki veriyorsunuz? (Duygusal ve davranışsal etkileri gözlemleyin)

4.Bu düşünceden özgür olsaydınız kim olurdunuz? (Alternatif bir varoluş tasavvur edin). 

En nihayetinde de “Tersine Çevirme”: Düşünceyi kendinize veya tam tersine çevirip yeni bakış açıları buluyorsunuz.

Sorgulama seanslarından alıntılanan örneklerle ilerleyen kitapta günlük hayatta karşılaşılan stresli durumlarla nasıl başa çıkılabileceği üzerinde durulmakta. Yazara göre; “ ‘Olan’ gerçekliğe direndiğimizde (örneğin, “Bu olmamalıydı” dediğimizde) acı çekeriz. İnançlarımızı sorgulamadan kabul etmek, sıkıntı kaynağıdır. Gerçeği olduğu gibi kabul etmek, huzurun ve sevginin kapısını açar. Dünyayı değil, onu algılayışımızı değiştirmeliyiz.”

Her ne kadar yazar tersini ifade etse de “Olanı sevmek” bazı okurlar tarafından “kadercilik” veya “eylemsizlik” olarak yorumlanabilir. Sorunları, zihinsel kabule indirgemeyi rahatsız edici bulanlar bu kitaba mesafeli durabilir. Diğer yandan zihinsel kalıplarını, otomatik düşüncelerini fark etmek isteyenler, öfke, kıskançlık, kaygı gibi tekrarlayan duygusal döngülerden kurtulmak isteyenler, spiritüel/pratik felsefe arayan, “kendini sorgulama”ya açık olanlar, terapi veya mindfulness (bilinçli farkındalık) pratiğini destekleyici araç arayanlar için memnuniyet verici olabilir. Zira yazara göre bu teknik Bir “sihirli değnek” değil, bir “zihinsel araçtır.” Etkisi, kişinin onu ne kadar dürüstçe ve derinlemesine uyguladığına bağlıdır. Eleştirel bir akılla okunmalı; “her şeyi olduğu gibi kabullen” mesajı pasif bir boyun eğiş olarak değil, gerçeği görüp ona uygun hareket etmenin bir basamağı olarak anlaşılmalıdır.

Şimdi’nin Gücü; Alman asıllı Kanadalı spiritüel öğretmen Eckhart Tolle bu kitabıyla çağdaş batı mistisizminin en tanınmış eserlerinden birini ortaya koymakta. Spiritüel rehberlik, kişisel dönüşüm ve felsefi-pratik içerikleriyle öne çıkan kitapta, Tolle'nin “kişisel uyanış" deneyiminden de bahsedilmektedir. Yazar kendi deneyiminden yola çıkarak, zihinsel acılarından kurtulmak için "şimdi ve burada"ya odaklanmak gerektiğini temel alan bir öğreti sunmakta.

Kitabın din, ideoloji veya inanç sistemlerinden bağımsız  bir yaklaşımla ele alındığını söyleyebiliriz. Yazara göre; gerçek hayat sadece şu an yaşanır. Geçmiş anılardan, gelecek ise zihinsel projeksiyonlardan ibarettir. Acılarımızın çoğu, zihnin şimdiki anı reddetmesinden kaynaklanır. Geçmiş travmaların enerjisel kalıntısı zamanla birikmekte, farklı olaylarla tetiklenerek acı yüklere dönüşmektedir. Bu kitapla yazar bizlere; düşüncelerin ötesindeki "gözlemci bilincini" fark etmeyi; nefes alış verişlerimizi izleyerek zihnimizi şimdiye getirmeyi; yürüme, yemek yeme, dinleme gibi sıradan eylemleri tam farkındalıkla yapmayı; duyguyu zihinsel hikâyeye dönüştürmeden saf enerji olarak bedende gözlemlemeyi tavsiye etmektedir. Zihnin sürekli konuşmasından bunalan ve iç huzur arayanlar, mindfulness, meditasyon veya kişisel gelişimle ilgilenenler için ilgi çekici olabilir.

 

Bekle Beni;  bu kitapta müzisyen, yazar, siyasetçi Zülfü Livaneli’nin akıcı ve etkileyici anlatımı ile idealler uğruna verilen mücadeleler anlatılıyor. 1970'lerin Türkiye'sinde geçen bir aşk hikâyesi aynı zamanda. Toplumsal travmaların bireyin hayatına yansımasını ustalıkla işleyen Livaneli, koşullar ne olursa olsun sevgiliyi beklemenin hüzünlü girdaplarında dolaştırıyor okuru. Edebiyat ve yakın tarih meraklıları için önemli bir eser diyebiliriz. Kitabın189. Sayfasında (Sonsöz’de) yazar şöyle bir açıklama yapma gereği duymuş: “Bu romanda benim ve ailemin hayatından izler var ama bir öz yaşam öyküsü değil. Fırtınalar arasında savrulan Leyla, Selim ve küçük Zeynep’in hikâyesi.”


Yorum Gönder

0 Yorumlar
Yorum Gönder (0)
Üst