Merhabalar,
Yeni
yılınızı en içten dileklerimle kutluyor ve Anne Bebek Dergisi’nin Ocak sayısı öyküsüyle
baş başa bırakıyorum sizleri.
“Anneeeeee”
“Anneeeeeeeeeeee,
lacivert elbisemi bulamıyorum. Kuru temizlemeye mi göndermiştin? Beyaz gömleğimi
giyeyim dedim ama askıda yeniden kırışmış. Toplantıya az bir vaktim kaldı.
Dikdörtgen masanın etrafındaki on bir kişinin karşısına boğazlı kazakla çıkmamı
istemezsin değil mi anne. Cep telefonum, gözlüğüm, makyaj çantam nerede anne?”
Alaca
karanlık sabahında feveran ederken ben, annemden hiç ses çıkmıyor. Hayra alamet
değil bu. İnanmıyorum, annem komodinin üzerine bir not bırakıp üç günlüğüne
firar etmiş. Üstelik ikiz, erkek kardeşlerimi de bana emanet etmiş. İki hafta
önceki mutfak grevinden sonra başka sürprizler de bekliyordum ama bu kadarını
ummamıştım doğrusu.
“Özgür
Kızlar” dan oluşan yaşı geçkin yeni arkadaş grubu anneme hiç iyi gelmedi ya da
çok iyi geldi; uuff, bilemiyorum, kafam çok karışık gerçekten. “Ah anne yaaa,
çılgınlığın sırası mıydı? Benden rol çaldığının farkındasın değil mi? Bu nasıl
bir başkaldırış böyle? Hem de en önemli toplantımın olduğu gün! Bıraktığı nota
kardeşlerimle ilgili yapmam gerekenleri, ince ince; madde madde, yazmış bir de”:
Servisin
evden kaçta aldığını, eve kaçta bıraktığını!
Birinin
basketbol antremanını, diğerinin voleybol turnuvasını!
Kurslarını,
etütlerini, ödevlerini…
Neyse
şimdi ilk hedefim tek parça halinde toplantıya yetişmek. Sonrasını bilahare
planlayacağım.
Gözlüğümü
mutfak rafından, makyaj çantamı banyo dolabından, cep telefonumu kanepenin
minderleri arasından çekip çıkardıktan sonra fırlıyorum evden. Kırmızı ışıkların
uzun uzun yanmasından ilk kez şikâyetçi değilim. Dikiz aynasında makyajımı
tamamlarken teşekkür ediyorum, uzun boylu, karizmatik direğe. Saçlarımı düğün topuzu
yerine mesai topuzu yapıyorum. Terfiime bir gram katkısı olur belki.
Sükseyle
içeriye girdiğimi düşünürken kaçan çorabımı işaret ederek bütün havamı
söndürüyor Füsun. Terfi için o da bir hayli çaba sarf etmiş zaar. Annesi evden
firar etmediği için ‘ev sahibi takım’ misali havası yerinde.
Toplantı
sona erdiğinde ne Füsun’un üzerine boca ettiği parfüm kokusu ne de benim mesai
topuzum işe yarıyor, eski unvanlarımız ve yeni sorumluluklarımızla işimizin
başına geri dönüyoruz.
Akşam
trafiğine rağmen, servis saatinden önce eve yetişiyorum. Kapıyı açtığımda
annemi sorarak dalıyor içeri paşazadeler. İçine gizli bir öfke sinmiş sesimle
“Annem firarda” diyorum. Gözleri fal taşı gibi açılıyor kıvırcık kafaların. İnanmadıklarını
anladığım için, bıraktığı notu elimde bayrak gibi sallayarak olanı biteni
anlatıyorum. Ardından okul çantalarını vestiyerin önünden, kirli çoraplarını
yerden, formalarını salondaki yemek sandalyesinin tepesinden almalarını
istiyorum. Dediklerimi yaptırıncaya kadar geçen sürede ev buram buram çorap,
hormon ve ergenyus kokmaya başlıyor. Pencereyi açıp kaçarcasına mutfağa
gidiyorum.
Annemin
derin dondurucuya bıraktıklarından ‘acemi abla mönüsü’ hazırlıyorum. Öyle aç
gelmişler ki burun kıvırmadan yiyorlar. Tabaklarını cilaladıktan sonra ‘olsa daha
da yerdik’ dercesine melül melül bakıyorlar. “Heeey! Komşular! Beni evde
bulamazsanız kardeşlerimin midesinde arayın!” diyesim geliyor, o derece bir doymamışlık
seyrediyorum küçük suratlarında… “Bu haksızlık” diyorum kendi kendime. Aç
kurtlar gibi tüketip sülün gibi büyüyorlarken kont efendiler, gıdım gıdım yediğim
her lokmanın kalori hesabını yapmak kanıma dokunuyor. Ben metabolizmama yanarken
onlar bir sonraki günün derdine düşüyorlar. İkramları çeşitlendireyim diye “annem
olsa şöyle yapardı, annem olsa böyle yapardı” deyip duruyorlar. Yüce dağlarla
yerdeki körpe çimenleri karşılaştırdıklarının farkında bile değiller.
Beşinci
ikazımdan sonra ödevlerinin başına oturuyorlar. Derslerine odaklandırdım diye sevinirken
on dakika sonra bakıyorum ki bizim firariyle yazışıyorlar. “Sana selamı var, kardeşlerine
portakal suyu sıksın, yanına da mısır patlatsın ablanız, diyor annem”, diyorlar.
Sözüm ona beni gaza getirecekler. Hiç oralı olmuyorum önce. Sonra dayanamıyor,
dediklerini yapıyorum. İçimden çıkan anaç kadın rolüne fazla kaptırmak
istemediğimden yemlerini verip uzaklaşıyorum yanlarından.
Yatma
saatleri geldiğinde cep telefonlarını kanırta kanırta kazıyorum ellerinden. Üçüncü
deyişte ayaklarını yıkatıp, dördüncü deyişte dişlerini fırçalatıyorum. ‘Uyumadan
önce annemin başuçlarına birer bardak su bıraktıklarını hatırlatıyorlar’
sırıtarak. Sanki bundan zevk alıyorlar. Bir an önce yatıp uyusunlar
düşüncesiyle “Son kez su bardaklarınız başucunuza gelecek, ama bundan sonra bu
işi kendiniz yapacaksınız, annem döndüğünde de kendiniz yapacaksınız. Garsonluk
hizmetleri an itibarıyla sona ermiştir” diyorum. Yorgunluktan tabanlarım
sızlıyor. “Annem bize ne kadar da hizmet ediyormuş, ne kadar da yoruluyormuş
meğer” diyorum utanarak. Canım annem, biricik annem…
Geceden
giyeceğim kıyafetlere karar verip ütülerimi yapıyorum. Bir bardak su da kendim
için alıyor, komodinime bırakıyorum. Saatin alarmını kurar kurmaz uykuya
dalıyorum. Rüyamda Füsün’a, kaçan çorabını gösteriyorum alaycı gülüşümle. Sonra
terfiimi kutlamaya gelenleri huzuruma kabul ediyorum. O esnada annem ve beyaz
saçlı saz arkadaşları da giriyor içeriye. “Sorumluluk almak iyi gelmiş. Firar,
benden çok kızıma yaramış, maşallah maşallah” diyor annem. “Öyleyse bunu bir
daha yapacağım, bir daha, bir dahaaa, bir dahahaaa kaçacağımmmm…” diyerek ekolu
sesiyle uzaklaşıyor ekranımdan.
Evde
olmadığı üç gece boyunca aynı sözleri tekrar etmek için koşa koşa rüyama
giriyor annem. En nihayetinde dayanamayıp telepati yoluyla konuşmaya
başlıyorum: “Tamam, anne yaa. Yap yaaa, kaç yaaa…” diyorum. “Senin yerinde ben olsam değil üç gece, üç ay
uğramazdım. Greve gitmekte, firar yapmakta sonuna kadar haklıymışsın. Bizi yalnız
büyüten koca yürekli bir kahramanmışsın sen. Babamızın yokluğunu belli etmemek
için insanüstü bir çaba sarf etmişsin. Kendini unutmuş, ömrünü bize feda
etmişsin. Büyümeyi reddeden, sorumluluk almayı erteleyen evlatlarına daha güzel
bir ders veremezdin…” diyorum.
Geleceği
günün akşamı onu apartmanın girişinde karşılıyoruz. Hepimizin elinde birer
pankart: “ Firara hayır” “İyi ki döndün” “Seni çok seviyoruz”… Bizi orada, o
halde görünce çok şaşırıyor annem. Sevgi dolu kollarımızla dolanıyoruz
birbirimize. Öpüyor, kokluyor bizi. Göğsüne bastırıp içine çekiyor, gülümsüyor.
O gülümseme ki hep en içten, hep en taze, hep en ıslak... Bakışarak konuşuyoruz:
“Affet bizi anne” diyorum. Neden af dilediğimi biliyor annem. Anneler her şeyi
bilir; söylenenleri de söylenmeyenleri de; yapılanları da yapılmayanları da... Kıvırcık
kafalar, çantaları taşımak için hamlede bulunurken annemin koluna giriyorum. “Uslu
kız olursan bir sonraki gezinin sponsoru benim” diyorum. Gülüşerek çıkıyoruz
merdivenleri.





okurken biraz tuhaf hissettim annenin görülmeyen emeğini o kadar güzel yansıtmışsın ki bu kadar sade ve içten anlatabilmek çok kıymetli firar da kelimesi bile benim için çok şey anlatıyor yazı çok güzeldi kalbime dokundu
YanıtlaSilYazıma, bloguma hoşgeldin. Güzel yorumun için çok çok teşekkür ederim. Ben de takipteyim. En iyi dileklerimle.🤗
SilMesaisi hiç bitmeyen anneler 😞 fedakarlıklarının küçük aksamalar ile farkediliyor oluşu gönül yoruyor olsa gerek. Tüm evlatlara biraz daha göz -gönül açıklığı olsun diyelim. Kalemine sağlık, çok hoş olmuş 😊
YanıtlaSilÇok teşekkürler Sevgili Vakt-i Dem. Evlatlarımızın güzel günlerini görmek dileğiyle :))
Silyemlerini verip uzaklaşıyorum yanlarından :) Anaların hakkı ödenmez gerçekten.
YanıtlaSil:))) Öyle sevgili Cem. İyi hafa sonları
Sil