ANNEM FİRARDA

6

ÖYKÜ

Merhabalar,

Yeni yılınızı en içten dileklerimle kutluyor ve Anne Bebek Dergisi’nin Ocak sayısı öyküsüyle baş başa bırakıyorum sizleri.

 

Anneeeeee

“Anneeeeeeeeeeee, lacivert elbisemi bulamıyorum. Kuru temizlemeye mi göndermiştin? Beyaz gömleğimi giyeyim dedim ama askıda yeniden kırışmış. Toplantıya az bir vaktim kaldı. Dikdörtgen masanın etrafındaki on bir kişinin karşısına boğazlı kazakla çıkmamı istemezsin değil mi anne. Cep telefonum,  gözlüğüm, makyaj çantam nerede anne?”

 

Alaca karanlık sabahında feveran ederken ben, annemden hiç ses çıkmıyor. Hayra alamet değil bu. İnanmıyorum, annem komodinin üzerine bir not bırakıp üç günlüğüne firar etmiş. Üstelik ikiz, erkek kardeşlerimi de bana emanet etmiş. İki hafta önceki mutfak grevinden sonra başka sürprizler de bekliyordum ama bu kadarını ummamıştım doğrusu.

 

“Özgür Kızlar” dan oluşan yaşı geçkin yeni arkadaş grubu anneme hiç iyi gelmedi ya da çok iyi geldi; uuff, bilemiyorum, kafam çok karışık gerçekten. “Ah anne yaaa, çılgınlığın sırası mıydı? Benden rol çaldığının farkındasın değil mi? Bu nasıl bir başkaldırış böyle? Hem de en önemli toplantımın olduğu gün! Bıraktığı nota kardeşlerimle ilgili yapmam gerekenleri, ince ince; madde madde, yazmış bir de”:

 

Servisin evden kaçta aldığını, eve kaçta bıraktığını!

Birinin basketbol antremanını, diğerinin voleybol turnuvasını!

Kurslarını, etütlerini, ödevlerini…

 

Neyse şimdi ilk hedefim tek parça halinde toplantıya yetişmek. Sonrasını bilahare planlayacağım.

 

Gözlüğümü mutfak rafından, makyaj çantamı banyo dolabından, cep telefonumu kanepenin minderleri arasından çekip çıkardıktan sonra fırlıyorum evden. Kırmızı ışıkların uzun uzun yanmasından ilk kez şikâyetçi değilim. Dikiz aynasında makyajımı tamamlarken teşekkür ediyorum, uzun boylu, karizmatik direğe. Saçlarımı düğün topuzu yerine mesai topuzu yapıyorum. Terfiime bir gram katkısı olur belki.

 

Sükseyle içeriye girdiğimi düşünürken kaçan çorabımı işaret ederek bütün havamı söndürüyor Füsun. Terfi için o da bir hayli çaba sarf etmiş zaar. Annesi evden firar etmediği için ‘ev sahibi takım’ misali havası yerinde.

 

Toplantı sona erdiğinde ne Füsun’un üzerine boca ettiği parfüm kokusu ne de benim mesai topuzum işe yarıyor, eski unvanlarımız ve yeni sorumluluklarımızla işimizin başına geri dönüyoruz.

 

Akşam trafiğine rağmen, servis saatinden önce eve yetişiyorum. Kapıyı açtığımda annemi sorarak dalıyor içeri paşazadeler. İçine gizli bir öfke sinmiş sesimle “Annem firarda” diyorum. Gözleri fal taşı gibi açılıyor kıvırcık kafaların. İnanmadıklarını anladığım için, bıraktığı notu elimde bayrak gibi sallayarak olanı biteni anlatıyorum. Ardından okul çantalarını vestiyerin önünden, kirli çoraplarını yerden, formalarını salondaki yemek sandalyesinin tepesinden almalarını istiyorum. Dediklerimi yaptırıncaya kadar geçen sürede ev buram buram çorap, hormon ve ergenyus kokmaya başlıyor. Pencereyi açıp kaçarcasına mutfağa gidiyorum.

 

Annemin derin dondurucuya bıraktıklarından ‘acemi abla mönüsü’ hazırlıyorum. Öyle aç gelmişler ki burun kıvırmadan yiyorlar. Tabaklarını cilaladıktan sonra ‘olsa daha da yerdik’ dercesine melül melül bakıyorlar. “Heeey! Komşular! Beni evde bulamazsanız kardeşlerimin midesinde arayın!” diyesim geliyor, o derece bir doymamışlık seyrediyorum küçük suratlarında… “Bu haksızlık” diyorum kendi kendime. Aç kurtlar gibi tüketip sülün gibi büyüyorlarken kont efendiler, gıdım gıdım yediğim her lokmanın kalori hesabını yapmak kanıma dokunuyor. Ben metabolizmama yanarken onlar bir sonraki günün derdine düşüyorlar. İkramları çeşitlendireyim diye “annem olsa şöyle yapardı, annem olsa böyle yapardı” deyip duruyorlar. Yüce dağlarla yerdeki körpe çimenleri karşılaştırdıklarının farkında bile değiller.

 

Beşinci ikazımdan sonra ödevlerinin başına oturuyorlar. Derslerine odaklandırdım diye sevinirken on dakika sonra bakıyorum ki bizim firariyle yazışıyorlar. “Sana selamı var, kardeşlerine portakal suyu sıksın, yanına da mısır patlatsın ablanız, diyor annem”, diyorlar. Sözüm ona beni gaza getirecekler. Hiç oralı olmuyorum önce. Sonra dayanamıyor, dediklerini yapıyorum. İçimden çıkan anaç kadın rolüne fazla kaptırmak istemediğimden yemlerini verip uzaklaşıyorum yanlarından.

 

 

Yatma saatleri geldiğinde cep telefonlarını kanırta kanırta kazıyorum ellerinden. Üçüncü deyişte ayaklarını yıkatıp, dördüncü deyişte dişlerini fırçalatıyorum. ‘Uyumadan önce annemin başuçlarına birer bardak su bıraktıklarını hatırlatıyorlar’ sırıtarak. Sanki bundan zevk alıyorlar. Bir an önce yatıp uyusunlar düşüncesiyle “Son kez su bardaklarınız başucunuza gelecek, ama bundan sonra bu işi kendiniz yapacaksınız, annem döndüğünde de kendiniz yapacaksınız. Garsonluk hizmetleri an itibarıyla sona ermiştir” diyorum. Yorgunluktan tabanlarım sızlıyor. “Annem bize ne kadar da hizmet ediyormuş, ne kadar da yoruluyormuş meğer” diyorum utanarak. Canım annem, biricik annem…

 

Geceden giyeceğim kıyafetlere karar verip ütülerimi yapıyorum. Bir bardak su da kendim için alıyor, komodinime bırakıyorum. Saatin alarmını kurar kurmaz uykuya dalıyorum. Rüyamda Füsün’a, kaçan çorabını gösteriyorum alaycı gülüşümle. Sonra terfiimi kutlamaya gelenleri huzuruma kabul ediyorum. O esnada annem ve beyaz saçlı saz arkadaşları da giriyor içeriye. “Sorumluluk almak iyi gelmiş. Firar, benden çok kızıma yaramış, maşallah maşallah” diyor annem. “Öyleyse bunu bir daha yapacağım, bir daha, bir dahaaa, bir dahahaaa kaçacağımmmm…” diyerek ekolu sesiyle uzaklaşıyor ekranımdan.

 

Evde olmadığı üç gece boyunca aynı sözleri tekrar etmek için koşa koşa rüyama giriyor annem. En nihayetinde dayanamayıp telepati yoluyla konuşmaya başlıyorum: “Tamam, anne yaa. Yap yaaa, kaç yaaa…” diyorum.  “Senin yerinde ben olsam değil üç gece, üç ay uğramazdım. Greve gitmekte, firar yapmakta sonuna kadar haklıymışsın. Bizi yalnız büyüten koca yürekli bir kahramanmışsın sen. Babamızın yokluğunu belli etmemek için insanüstü bir çaba sarf etmişsin. Kendini unutmuş, ömrünü bize feda etmişsin. Büyümeyi reddeden, sorumluluk almayı erteleyen evlatlarına daha güzel bir ders veremezdin…” diyorum.

 

Geleceği günün akşamı onu apartmanın girişinde karşılıyoruz. Hepimizin elinde birer pankart: “ Firara hayır” “İyi ki döndün” “Seni çok seviyoruz”… Bizi orada, o halde görünce çok şaşırıyor annem. Sevgi dolu kollarımızla dolanıyoruz birbirimize. Öpüyor, kokluyor bizi. Göğsüne bastırıp içine çekiyor, gülümsüyor. O gülümseme ki hep en içten, hep en taze, hep en ıslak... Bakışarak konuşuyoruz: “Affet bizi anne” diyorum. Neden af dilediğimi biliyor annem. Anneler her şeyi bilir; söylenenleri de söylenmeyenleri de; yapılanları da yapılmayanları da... Kıvırcık kafalar, çantaları taşımak için hamlede bulunurken annemin koluna giriyorum. “Uslu kız olursan bir sonraki gezinin sponsoru benim” diyorum. Gülüşerek çıkıyoruz merdivenleri.


KAPAK SAYFASI



Yorum Gönder

6 Yorumlar
  1. okurken biraz tuhaf hissettim annenin görülmeyen emeğini o kadar güzel yansıtmışsın ki bu kadar sade ve içten anlatabilmek çok kıymetli firar da kelimesi bile benim için çok şey anlatıyor yazı çok güzeldi kalbime dokundu

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazıma, bloguma hoşgeldin. Güzel yorumun için çok çok teşekkür ederim. Ben de takipteyim. En iyi dileklerimle.🤗

      Sil
  2. Mesaisi hiç bitmeyen anneler 😞 fedakarlıklarının küçük aksamalar ile farkediliyor oluşu gönül yoruyor olsa gerek. Tüm evlatlara biraz daha göz -gönül açıklığı olsun diyelim. Kalemine sağlık, çok hoş olmuş 😊

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler Sevgili Vakt-i Dem. Evlatlarımızın güzel günlerini görmek dileğiyle :))

      Sil
  3. yemlerini verip uzaklaşıyorum yanlarından :) Anaların hakkı ödenmez gerçekten.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :))) Öyle sevgili Cem. İyi hafa sonları

      Sil
Yorum Gönder
Üst