4 Ekim 2021 Pazartesi

AĞABEYİM VE BEN

Merhabalar,

Anne Bebek dergisinin Ekim sayısı için çocuklarda cep telefonu kullanımına ait önemli bazı  hususları öyküleştirerek anlatmaya çalıştım. Dijital platformlardan dergiye ulaşamayanlar için yazıyı aşağıya bırakıyorum. Uzunluğu korkutmasın. Zira söz konusu çocuksa hiçbir şey sıkıcı olamaz 👩👨👧👦

Kapak sayfası resminden de anlaşıldığı üzere dergi bu ay da dopdolu. Ayrıca çocuklarımızla birlikte keyif alarak izleyebileceğimiz kaliteli çizgi-film ve animasyonlu film listesi de sevgili blog arkadaşımız Sevilciğimiz (Düş Tasarımcısı), tarafından kaleme alındı. Bu özel listeyi ve bu güzel yazıyı da kaçırmamanızı tavsiye ederim. Kalınız sağlıcakla...


AĞABEYİM VE BEN - ANNE BEBEK DERGİSİ

Yarın ağabeyimin on dördüncü yaş günü. Ben ondan daha sevinçliyim nedense. Doğum günü partisi, pastalar, arkadaşlar, hediyeler… Gerçi bizimkilerin hediyesi sürpriz değil. Uzun zamandır hayalini kurduğu cep telefonuna ancak kavuşacak. Benim ise daha iki yılım var. Çok emin olamasam da “Ağabeyime alınan kısmen bana da alınmış sayılır mı acaba?” diye geçiriyorum içimden. Ama sadece geçirdiğimle kalıyorum. Zira bizimkiler satın almadan önce öyle bir sözleşme metni hazırlamışlar ki telefon sadece bir iletişim aracı olarak kullanılacak. Bu sözleşme metnini namıdiğer; “Dijital Baba”;  Bilişim Uzmanı Orhan Toker’den uyarlamışlar. Ağabeyimi de taraf olarak toplantıya davet etmişler. Yani ağabeyim kendi göbek bağını kendi elleriyle kesmiş. Öğrendiğime göre her aile kendi hassasiyetlerine, çocuğunun yaşına, karakterine, ilgi alanlarına göre kendi maddelerini düzenleyebiliyormuş. Netice olarak biz dijital yerliler dijital göçebeler karşısında büyük bir yenilgiye uğruyoruz. Anlaşma metni ortaya çıktıktan sonra 13 maddelik kurallar silsilesi odamızın kapısına ferman gibi asılıyor. Sonra bana dönüp “İki sene sonra sen de aynı kurallara tabi olacaksın. Şimdiden bu maddeleri öğrensen iyi olur!” diyorlar. Ben de “Sağ olun, ‘telsiz aracı’na ihtiyacım yok. Kolumdaki saat-telefon da aynı işi görüyor zaten,” diyorum ukala ukala. O an ağabeyimin havası balon gibi sönüyor, sevinci kursağında kalıyor.

Özellikle ergen çocukları olan yetişkinlerin sözleşme metnini merak ettiklerini tahmin edebiliyorum. Onları kısmen anlıyorum da. Evlatları için örnek teşkil etsin istiyorlar. Anne-baba olarak haksız da sayılmazlar. Yaşıtlarımın yüksek müsaadeleriyle örnek taslağı aşağıya bırakıyorum o halde.  

1.   14 yaşındaki bir çocuk günde ortalama 2 saat telefon kullanabilir.

2.   Evde telefonsuz bölgeler olmalıdır. (Örnek: Yemek masası, yatak odası vb.)

3.   Telefonun kullanabileceği zaman aralıkları önceden belirlenmelidir (Örnek: Hafta içi ve hafta sonları ayrı ayrı düzenlenmek üzere; Sabah 10.00’dan önce; akşam 21.00’den sonra kısıt gibi.)

4.   Asla kullanılmayacak sitelerin listesi ve zaman geçtikçe izin verilebilecek sitelerin listesi önceden yapılmalı, zaman zaman denetleneceğinden çocuk haberdar edilmelidir.

5.   Göz sağlığı, dijital sağlık ve telefonun ömrü açısından oyun kullanımı/indirimi yasaktır.

6.   Sosyal medya hesabı herkese açık olmamalıdır. Mahremiyet korunmalı, kişisel bilgiler, kimlik bilgileri, banka hesap numaraları paylaşılmamalıdır.

7.   Uygunsuz fotoğraflar, ya da arkadaş fotoğrafları izinsiz paylaşılmamalı, kullanılmamalıdır. Parti, eğlence, yemek masası, ikram sofraları fotoğrafları paylaşılmamalıdır.

8.   Başkalarına gönderilen mesajlarda ve yorumlarda saygılı olunmalıdır. İzin verilmeyen mesajlaşma uygulamaları kullanılmamalıdır. Cinsel içerikli görsel ve metin paylaşımı yapılmamalıdır. Tanımadığı kişilerden gelen mesajlar ebeveynlere gösterilmelidir. Şüpheli durumlarda ebeveynlerin mesaj kontrolü yapma hakkı olduğu bilinmelidir.

9.   Siber zorbalık, iftira, tehdit gibi bilişim suçları hakkında bilgi sahibi olunmalıdır. Gerekli durumlar için ekran görüntüsü alma ve engelleme yapma teknikleri bilinmelidir.

10.Geçmiş izinsiz silinmemeli, telefona (izinsiz, yeni) şifre koyulmamalıdır.

11.Kurallara uyulmadığı takdirde telefon, ilk seferinde 1 hafta olmak üzere men edilir. 1 hafta sonunda telefon iade edilirken kurallar tekrar hatırlatılır. Bir dahaki kural ihlalinde yasak süresi 30 güne çıkarılır.

12.Telefonun dışındaki hayatın, içindekinden daha gerçek ve daha güzel olduğu unutulmamalıdır.

13.Bu bilgilere yetişkinler de sahip olmalı ve bu kurallara yetişkinler de uymalıdır.

Ağabeyimin bu kurallara harfiyen itaat edeceğinden zerre kuşkum yok. İnsanın önünde bu kadar düzgün bir rol model olunca haylazlık yapma isteği de tümden içine kaçıyor. Ahh, ağabeyim ahhh, masum yürekli, tatlı, dürüst ağabeyim benim.

Bizimkilerin bu resmî formalitelere, imzalara, yazılı-sözlü antlaşmalara olan sevdası nereden kaynaklanıyor pek bilemiyorum. Daha biz dört beş yaşlarındayken bile dışarı çıkmadan önce göz hizamıza inerek arka arkaya sıralarlardı:

Dışarı çıktığımızda, konu-komşuya, akrabaya, parka, alışveriş merkezine gittiğimizde:

-          - Tanımadığınız kişilerin peşinden takılıp gitmeyin.

-          - Tanımadığınız kişilerden ikram kabul etmeyin.

-          - Beğendiğiniz şeyi almak için sadece bir hakkınız var.

-          - Yere tükürmeyin, çöp atmayın.

-          - Oyun arkadaşlarınıza saygılı olun, kavga etmeyin…

türünden maddelerdi bunlar. Sonra babam, bize sıkı sıkı sarılıp sorardı. Anlaştık değil mi çocuklar? Sözümüz söz mü? Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın mı?

Pilavı çok seven biri olarak sözümü tutmazsam eğer kaşığımın orta yerinden, “çat” diye kırılacağını ve bir daha pilav yiyemeyeceğimi zannederdim. Bu korkuma rağmen bildiğimden de geri durmazdım. Ağabeyim ise doğası gereği itaatkâr olduğu için hiç sorun çıkarmaz, verilen tarifenin dışına asla çıkmazdı.

ANNE BEBEK DERGİSİ - AĞABEYİM VE BEN

Çocukken ebeveynlerimizin gözleri hep üzerimizdeydi. Hatta fazla üzerimizdeydi. Bir gece ağabeyimle gizli gizli zombi filmi izlerken aniden yakalanmıştık. O sırada kanalı değiştirme telaşıyla kucağımdaki mısır kâsesini yere düşürmüş, patlamış mısırları etrafa saçmıştım. Film boyunca suratı renkten renge girmiş olan ağabeyim, bu ani baskın karşısında pek de üzülmemiş hatta sevinmişti. Zira onu korku filmi izlemeye zorla ikna eden bendim. Ağabeyim telaşla, “fikrin kendisinden çıkmadığını, beni defalarca uyardığını ama söz dinlemediğimi” tüm gücüyle haykırırken bu itirafın bizimkiler tarafından çarçabuk kabul görmesine nedense hiç şaşırmamıştım.

Zaman içerisinde ağabeyimin çocukluğunu, ön ergenliğini daha eğlenceli hale getirme işini adeta görev edindim. Çünkü kendisi bunun için pek bir çaba göstermiyor gibiydi. On aylık bebekken bile annemin yere serdiği yaygıdan üç adım ileri emeklemez, bir biblo gibi olduğu yerde dakikalarca otururmuş ağabeyim. Bebekliğini heder ettiğinin farkına vardıktan sonra kalan ömrünü aynı vasatlıkta sürdürmesine gönlüm razı olamazdı. Ağabeyimin bu “kımıl kımıl” hallerine biraz hareket katmak, kendi enerjimi de biraz sağaltmak için her yeni güne yeni bir aktivite planlamaya başladım. Böylece hem daha çok eğlenebilir hem de ileride birbirimizin çocuklarına anlatacak hoş anılarımız olabilirdi. Ona göre absürt sayılabilecek bana göre ise sıradan denebilecek o kadar çok şey yaşadık ki birlikte, saymakla bitmez. Daha küçücükken, bayram harçlıklarımı cebime doldurarak onu, evimizin yakınlarındaki işlek caddelerden birindeki dondurmacıya gitmeye zar zor ikna etmiş, ‘ailemiz fark edene kadar geri dönmüş oluruz’ demeyi de ihmal etmemiştim. Planımı tıkır tıkır yürüttüğümü zannederken ebeveynlerin sihirli birtakım güçlere, üstün sezgisel yeteneklere, arkalarında bir çift göze sahip olduklarını unutuvermiştim. Dondurmacının avucunda, rengârenk bir minareye dönüşen külahı büyük bir iştahla kavramak üzereydim ki annemin elini omzumda hissettim. Elini neden ağabeyimin değil de benim omzuma koyduğuna yine hiç şaşırmamıştım. Akşamki aile toplantısına bir savunma hazırlamam gerekiyordu. Böyle bir durumu mazur gösterecek ne söyleyebilirdim ki? Çocuk aklımla pek çok saçma cümleyi arka arkaya sıraladığımı hayal meyal hatırlıyorum. O gün beni sabırla dinleyen ailem bugün de aynı sabırla beni dinleyip desteklemeye, bana kılavuzluk etmeye, ellerini omuzlarımda şefkatle gezdirmeye devam ediyor. O günlerde yaptığım yanlışlardan çıkardığım dersler sayesinde bugün daha iyi bir genç olmaya gayret ediyorum.  

Canım ağabeyimle upuzun bir yolumuz ve öğrenecek çok şeyimiz var elbette. Ne kadar büyük bir sevgi ve güven ortamında büyüdüğümüzü şimdiki yaşlarımızda çok daha iyi idrak ediyoruz. Öyle bir ortam ki farklı türlerin/karakterlerin aynı huzur ikliminde yetiştiği harika bir aura. Öyle bir ortam ki zambak ve orkidenin;  güvercin ve kanaryanın, söğüt ve çamın aynı çatı altında özel muamele gördüğü eşsiz bir mikro-klima. Öyle bir ortam ki farklı olduğumuz için kınanmadığımız, birbirimizle mukayese edilmediğimiz, bir birey olarak önemsendiğimiz, koşulsuzca sevildiğimiz eşsiz bir habitat…

 

DEVAMI »

17 Eylül 2021 Cuma

ÇOCUKLARLA DOĞRU İLETİŞİM KURMANIN YOLLARI

 İLETİŞİM BECERİLERİ

Herkese Merhabalar,

Blog ortamında, gencinden yaşlısına her yaş grubunun temsil edildiği büyük bir topluluğuz. Ve her birimiz hiç tanışmasak da yazılarımızla, sözlerimizle birbirimizle iletişim halindeyiz. Bu etkileşimler sayesinde güzel dostluklar kuruyor, çok da mutlu oluyoruz. Benim bu günkü konum, yazılı iletişimden çok sözlü iletişim biçimlerimizle ilgili aslında. Özellikle çocuklarla ve gençlerle olan iletişimlerimizden söz etmek istiyorum. Bu konuda uzman değilim. Psikolog, pedagog, çocuk gelişimci de değilim. Ama bir insanım ve bir anneyim. Bir zamanlar çocukluğu ve gençliği deneyimlemiş bir yetişkinim. Tam bu noktada söylemek istediğim şu ki çocuklarımız ya da ergen yaştaki evlatlarımız yaşadıkları süreci ve yaşı ilk kez deneyimliyorlar. Değişen dönüşen vücutlarına, duygularına adapte olmaya çalışıyorlar. Elbette zaman zaman hata yapacaklar, yanlışa meyledecekler, hatta bazen asi olabilecekler. Ben diyorum ki biz bu yollardan geçmiş, onların yaşadıklarının bir benzerini yaşamış tecrübeli yetişkinler olarak özellikle çatışma anlarında biraz daha sabırlı ve anlayışlı olmayı başarabilmeliyiz. Sorunun kökenine inmeden yüksek sesle hükmetmek, yargısız infazda bulunmak yerine onları dinlemeli, anlamaya çalışmalıyız. Evlatlarımız, suçunu ispatlamaya çalıştığımız potansiyel sanıklarımız değiller. Onlar bizim yavrularımız, can parçalarımız. Hiçbirimiz canımız yansın istemeyiz öyle değil mi?

Bu çerçevede kendi tecrübelerimden ve okumalarımdan yola çıkarak özetlediğim bilgileri aşağıya sıralamaya çalıştım. Bu konuya ihtimam gösterenler için çok daha fazlası Prof. Dr. Selçuk Şirin, Doç. Dr. Saniye Bencik Kangal, Dr. Özgür Bolat, Yazar-Psikolog Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarında mevcut.

ÇOCUKLARLA İLETİŞİM BECERİLERİ

- Düğümlendiğimiz noktalarda soruna değil çözüme odaklanmalıyız. Öncelikle iyi bir dinleyici olmayı becerebilmeliyiz. Sağlıklı iletişim kurmanın yolu, konuşmaktan çok dinlemekten geçer. Hangi yaş gurubunda olurlarsa olsunlar onları önemsemeli ve bir yetişkini dinliyor ciddiyeti ile dinlemeliyiz. Dinlerken dikkat edeceğimiz bir diğer husus da sorgular bir üslup takınmamaktır. Bunu başardığımızda muhtemeldir ki cümlelerinin arasında, esas sıkıntıları ile ilgili pek çok tüyoyu yakalayacağız. Ne konuda dertliler? Neden mustaripler? Yetersiz mi hissediyorlar? Hangi konuda yanlış düşünüyorlar… Böylece iç dünyalarında onlara ve çevrelerine zarar veren habis düşünceleri, muhakeme edemedikleri yanlışları, kaygıları, takıntıları daha doğru bir şekilde tespit edebilir ve yardımcı olma sürecine girebiliriz. Örneğin her gece yatmadan, sohbet eşliğinde günün kritiğini yapabilir, artı ve eksilerin üzerinden birlikte geçebiliriz. Girizgâh olarak “Günün nasıl geçti?” sorusuna cevap alma ihtimalimiz biraz düşük olabilir. Fakat sualimizi “Bugün okulda seni en çok mutlu eden şey neydi?” şeklinde sorar ve bir açılım sunarsak işimiz biraz daha kolaylaşabilir.

- Çocuğumuzun davranışını düzeltmemiz gerektiğinde, kendisini değil, davranışını tenkit ettiğimizi vurgulamalıyız.  Bu bağlamda, son zamanlarda sıkça tartışılan hitap dili önemli bir diğer husustur. “SEN” dilinden ziyade “BEN” dilini tercih edin söylemi, yerini “EYLEM” diline bırakmıştır.  (SEN dili: “Sen şöylesin, sen bunu yanlış yaptın!”  BEN dili: “Şu konuda şöyle bir tavır sergilediğin için üzüntü duydum; ya da “Ben bundan rahatsız oldum.” ) 

Pedagog, Yazar Adem Güneş’e göre “BEN dili” ile iletişim kurulmuş çocuklar, ebeveynlerine sürekli “Kızdın mı, üzüldün mü, beni seviyor musun?” gibi sorular sorarlar. “Başkaları ne der?” diye yaşamayı bir alışkanlık haline getirirler. BEN DİLİ ile konuşmak çocuğu edilgen yapar, kişilik yapısını bozar. BEN DİLİ kullanılan çocuklar kendisi olmak yerine beklenildiği gibi olmaya çalışır. Başkalarının gözlemcisi, kendi duygularının yabancısıdırlar.

SEN DİLİ ile hitap edilen çocuklar ise suçluluk duygusu ile yetişirler. Zayıf bir benliğe sahiptirler. Omuzları çökkündür. Kendilerini rahatlatabilmek için çoğunlukla reddetme yoluna giderler.  

Burada kullanılması gereken esas dil “EYLEM DİLİ” olmalıdır. Eylem dilinde ne “BEN” ne de “SEN” vurgusu vardır; “davranış” vurgusu ön plandadır. Çocuğun kişiliği ile yaptığı eylem birbirinden ayrı tutulur. Kişiye odaklanmadan “EYLEM” e vurgu yapılarak iletişim kurulur. “Sen bunu yanlış yaptın”daki “SEN” vurgusu kaldırılıp, “Bu davranış doğru değil” şeklinde eylem vurgusuna dönüştürülür. “Bu davranışın beni rahatsız etti” yerine “Bu davranış doğru değil,” denir.

Her çocuk eşsizdir. Kişilik özellikleri itibarıyla farklıdır.  Kendine göre bazı zayıflıklara ya da üstün yeteneklere sahip olabilir. Erik ağacından elma devşirmeye, ayrıca gerçekleştiremediğimiz hayallerimizi çocuklarımız üzerinden var etmeye çalışmamalıyız. 

- Helikopter anne-baba rolüne fazla kaptırmamalıyız.  Güvenliği tehdit edilmedikçe ve insani hakları ihlali edilmedikçe problemlerini çözmede aceleci davranarak, yaptıklarının sonuçlarını öğrenme fırsatından mahrum etmemeliyiz.

- Kötü geçen günün acısını çevremizde en güçsüz gördüğümüz çocuklarımızdan çıkarmamalıyız.  Nasıl muamele edersek  aynadaki aksimiz gibi bize geri yansıtacaklarını öngörebilmeliyiz. 

- Korku ve şiddet eksenli değil sevgi eksenli bir iletişim kurduğumuzda çocuğumuzun öz güvenini geliştirmesine ve sağlam bir kişiliğe sahip olmasına katkı sağlayacağımızı bilmeliyiz.

- İhtiyaçlarına duyarlı olmalı, başarmaları için fırsat vermeli, doğru yaptıkları davranışları takdir etmeli, kabiliyetleri doğrultusunda önlerine makul hedefler/seçenekler sunmalıyız.”  

- Bir şeyi başardıklarında zekâlarından çok çabalarını takdir etmeliyiz."Başarısı övülen çocuk hırslı olurken çabası övülen çocuk azimli olur. Unutmayın, hırs yakıcı, azim yapıcıdır. La Edri."

- Okuluna sevgi, huzur, güven dolu bir aile ortamından uğurlanarak gönderilen bir çocuk ile huzursuz bir ortamdan gönderilen bir çocuğun sergileyeceği davranış biçiminin ve başarı oranın da benzer şekilde olmayacağını göz ardı etmemeliyiz. Aradığı sıcaklığı, sevgiyi, saygıyı evinde bulamayan çocuğun bu ihtiyaçlarını, dışarıda kontrol edemeyeceğimiz insan ve ortamlardan karşılamaya çalışacağını unutmamalıyız. 

- Çocuklarımızla sürekli olarak diğer aile üyelerini çekiştirip onları olumsuz kodlamamalıyız. 

- Ebeveyn olarak tutarlı davranışlar sergileyip, fikir ayrılıklarını onların yanında tartışmamalıyız. 

- Başkalarının yanında yaptığımız nasihatin öğüt yerine ceza olacağını bilmeliyiz. 

- Sevgimizi gösterdiğimizde çocuklarımızın şımaracağı düşüncesini terk etmeliyiz. İşlevini kaybetmiş çağ dışı sabit inanışlara, kalıplaşmış dar fikir ve anlayışlara şuursuzca yapışmamalı; çocukları, içinde bulundukları çağın gereklerine göre değerlendirip, değişen-dönüşen dünyaya, zamanın ruhuna ayak uydurabilmeliyiz. 

                                                                       Yıldızlı Sevgilerimle…

 

DEVAMI »

10 Eylül 2021 Cuma

KELİMELERİN GÜCÜ (2)

WORD HAVE POWER


Herkese Merhabalar,

Günlük yaşamda çoğu zaman alelade şekilde sarf ettiğimiz kelimelerin, sözlerin üzerimizdeki etkisini hiç düşündünüz mü? Bu konu uzun zamandır gündemimde benim. Takip edenlerim belki hatırlar: 2019 yılının kasım ayında "Kelimelerin Gücü" diye bir yazı paylaşmıştım. Orada da bahsettiğim gibi kelimelerin hayatımızı ne kadar etkileyebileceğini irdeleyen, psikolojinin bir alt alanı mevcut: “Dönüşümsel Dilbilgisi/ Psikodilbilim.” Kuruculuğunu Noam Chomsky’nin yaptığı bu alt alan, aslında kullanılan dilin ve ağızdan çıkan cümlelerin zihinsel süreçleri etkilediğini savunuyor. “Kelimeler biz onları seslendirene kadar beynimizin içinde var ve konuştuğumuzda hava moleküllerinin titreşmesiyle sese dönüşüyorlar.

Çok farkında olmasak da üzerinde düşünülmüş ve doğru seslendirilmiş kelimelerin büyüsü var ve sese dönüştükleri andan itibaren hayatımıza şekil veriyorlar.” Sadece seçiğimiz kelimeler değil o kelimeleri sarf ederken kullandığımız ses tonunun bile bir gücü, bir yaptırımı var. Keza gözler de öyle. Kelimelerimize, sesimize sevgi ve şefkatle bakan bir çift göz de eşlik ettiğinde karşı taraf üzerindeki anlamı, etkisi artıyor.

Yaşadıklarımız esasen içsel psikolojimizin bir sonucu. Çünkü her şey önce düşüncede başlıyor, sonra kelimelere dökülüyor ve sonra da somut hale geliyor. Bir Çin atasözü “düşüncelerimiz evrene yaydığımız frekanslardır.” diyor. Düşünceler manyetik sinyaller yayarlar ve bu sinyaller ise benzer düşünceleri bize doğru çekerler. Bir Yunan atasözü de “Kelimenin gücü Tanrı’nın gücüne benzer. İnsanoğlu bilseydi kelimenin gücünü, kötü bir kelimeyi değil kullanmak, aklından bile geçirmezdi.’’

Dua ederken, bir dilek ya da temennide bulunurken olumsuz ifadeler kullanmaktan kaçınmamız gerektiği belirtiliyor. Kurtulmak istediklerimizi –me, -ma olumsuzluk ekleriyle kullanmamalıyız (…verme; alma  gibi). Başımıza gelmesinden korktuğumuz şeylere odaklanır, fazla düşünürsek eğer gerçekleşme ihtimalini arttırabiliyoruz. Buna da " ters çaba kuralı" deniyor.

Prof. Bernard Roth’un Başarma Alışkanlığı adlı kitabında başarıya ulaşmanın sırrı “Zorundayım’’ yerine ‘’İstiyorum’’; ”Ama’’ yerine “ve” kullanın… şeklinde açıklanıyor:

“Gezmeye gitmek istiyorum ama yapacak çok işim var’’ yerine ”gezmeye gitmek istiyorum ve yapacak çok işim var’” derseniz:

“Ama” kelimesini kullandığınızda aslında olmasa da olaylar arasında bir çatışma çıkarıyorsunuz. “ve” bağlacını kullandığınız zaman ise beyniniz cümlenin iki kısmını da bir bütün olarak ele alıyor.’’

Biyo enerji Uzman Aysu Gediz'in sosyal medya hesabında örneklediği sözcüklere bakıldığında da kelimelerin verdiği mesajlar daha net anlaşılabilir:

👉YAPAMAM: Tüm yapabilme imkânlarınızı kısıtladınız. Başaracak güce sahip olsanız da artık başaramazsınız.

👉OLMAZ: Olabilecek olan tüm olasılıkların önüne set çektiniz. Olabilecek olasılıkları da devre dışı bırakarak bloke ettiniz. Artık ne yapsanız ne kadar çabalarsanız çabalayın sistem devre dışı. Yapamazsınız.

👉DEĞİŞMEZ: Böyle geldi böyle gider zihniyeti. Yapacak hiçbir gücünüz de kalmadı. Hatta daha da çektiniz negatiflikleri.

👉HERŞEY ÇOK KÖTÜ: İşte tam burda tüm iyi olasılıkları ve imkânları sildiniz. Hepsi uçtu gitti.

👉GÜVENMEM KİMSEYE ve HİÇBİR ŞEYE: Güvene dayalı tüm kapıları kapattınız. Tüm güven veren şeyler sizden uzaklaştı gitti.

👉SEVMEM: Kalp merkezi tüm sevgi iletişimine dayalı şeylere kapandı. Kalp merkezi, duygular, hisler, sevgiye dair, sevgiye dayalı olan herşey kapandı.

👉İNANMIYORUM: Hiçbir şeyin dolduramayacağı bir boşluk oluşturdunuz.

👉ŞANSSIZIM: Talihsizlikler yakanızı bırakmaz. İşleriniz ters gider, olacak işleriniz bir anda olmaz. Herşey bozulur da bozulur. Şanssızım diyerek kötü şansı da çektiniz. Yine NEGATIF ÇEKIM YASASINI çalıştırdınız.

👉HEP AYNI INSANLAR (KÖTÜLER) BENI BULUR: Yeni insanların ve yeni işlerin hayatınıza girmesini bloke ettiniz.

👉HEMEN HASTALANIRIM: İşte yine kendi kendinizi hasta etmek için BAĞIŞIKLIK sisteminizi bloke ettiniz. Artık ilaç şirketleri için potansiyel biri oldunuz.

👉KORKUTUĞUM ŞEY BAŞIMA GELİR/AKLIMA GELEN BAŞIMA GELIR: Ben medyum gibiyim. Telefonumu kaybetmekten çok korkardım bak kaybettim. Korkularınızın gerçekleşmesi için onu güçlendirdiniz.

👉BIKTIM USANDIM: Olumsuz herşey üstünüze üstünüze gelmeye başlayacak.

👉NEYE ELİMİ ATSAM KURUR: Bereket kapılarını kapattınız. Rızık yok, aş yok, para yok, evlilik hayatı berbat ya da başlamadan bitmiş ilişkiler. Yolda yürürken ayakkabınızın topuğu kırılır vs...

👉İMKANSIZ: Ben asla başaramam. Yine NEGATİF ÇEKİM YASASINI çalıştırdınız. Ne kadar çalışırsanız çalışın başarılı olmazsınız.

👉ASLA AFFETMEYECEĞIM: Geçmişe takılı kaldınız ve artık özgür değilsiniz.

Sözcükler sadece bir iletişim aracı değil çok daha fazlasıdırlar; enerjileri, frekansları vardır ve doğru kelimeler, titreşimi yükseltmektedir. Bu noktada  “şükür” kelimesinin gücünden söz etmemek olmaz. “Şükür” kelimesinin, şükran duygusunun çok yüksek bir frekansa sahip olduğu çoğumuzca bilinir. Büyük üstat (Allah rahmet eylesin.) Doğan Cüceloğlu’nun da söylediği gibi: “Şükür duygusunun iki kaynağını unutmayalım: 1- Sahip olduklarımızın farkına varmak, 2- ve onların her an kaybolabileceğinin bilincinde olmak! Bilinçli şükür en güçlü ilaçtır!”

Bu blogda sizlerle iletişimde olduğum için şükürler olsun.

Kalınız sağlıcakla…

DEVAMI »

6 Eylül 2021 Pazartesi

YENİ EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI


EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI

Merhabalar Sevgili Blog Ailem,

Umarım sağlığınız yerinde, işleriniz yolundadır. Benim için öyle dolu dolu bir ağustos ayıydı ki geriye dönüp baktığımda en son paylaşımımı neredeyse bir ay önce yapmış olduğumu fark ettim. Böyle uzun aralar vermek hiç hoşuma gitmese de oluyor bazen. O yüzden de blog yazma işini, her ne mazereti olursa olsun nefes alıp vermek gibi içselleştirip düzenli paylaşım yapanlara hayranlık duyuyorum. Biliyorum ki bu blogdaşlarım için yazma eylemi bir 'iş' değil bir 'aşk.'

Yeni eğitim-öğretim yılı bütün öğretmenlere, öğrencilere, velilere ezcümle hepimize hayırlı uğurlu olsun. Herkes gibi ben de önce sağlık diyorum; ardından hem eğitim ordusuna hem de evlatlarımıza huzurlu, başarılı, kesintisiz bir öğrenim yılı diliyorum. Kesintisiz bir süreç gerçekten çok önemli. Zira Eğitimci-Yazar Prof. Dr. Selçuk Şirin Hoca'mızın da dediği gibi ülkemizdeki öğrencilerin pek çoğu bir başka deyişle her üç öğrenciden biri, yüz yüze eğitime "iki yıllık bir öğrenme kaybı" ile başlıyor. Hele de internet ortamından, bilgisayardan mahrum kalan kesim için durum daha da vahim. Bu çıkmazı aşmak ve makası kapatmak için ciddi tedbirlere ihtiyaç var. Finlandiya’nın, kriz sonrası tüm bakanlıkların gelirlerini azalıp Eğitim Bakanlığı gelirini artırdığı ve eğitimde lider konumuna geldiği belirtilmekte. 

- Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO verilerine göre “Türkiye 2020-2021 eğitim öğretim yılında iş günü itibarıyla okulları en uzun süre kapatan ülkeler arasında.”

- UNESCO’nun verilerine göre, Kovid-19 pandemisi dünyada 1,6 milyardan fazla çocuğun eğitimini etkilemiş durumda.

- Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve UNICEF’e göre, Covid-19 salgını sonucunda milyonlarca çocuğun çocuk işçiliğine itilme riski artmış bulunmakta. 

- Ev içi taciz, istismar artmış durumda

Aşı seferberliğine, maske-mesafeye, alınan tedbirlere rağmen ne yazık ki risk hala devam etmekte, tehlike tamamen bitmiş değil. Evlatlarımızı kalabalık ortamların içerisine uğurlarken, servis araçlarına bindirirken yüreğimiz yine pır pır, kafamız yine karışık. Çünkü hala aşı olmayanlar var, aşı karşıtı olanlar var. Öte yandan hastalananların pek çoğu da yine bu gruptan. Aşı karşıtlığı, eksik/yanlış bilgi ve iletişimin bir tezahürü olarak olumsuz sonuçlar doğuruyor. Aşı ile ilgili yaşanan bazı istisna olayları genellemek, komplo teorilerine inanmak, ilime, bilime, doktorlara güvenmemek bana pek akılcı bir yaklaşım gibi gelmiyor.

Hatırlanacağı üzere aşılanmayla birlikte çiçek hastalığı 1979’da tamamen ortadan kaldırılırken çocuk felci ve yeni-doğan tetanosu da dünyanın hemen her yerinden ve ülkemizden bertaraf edildi. Bugün olduğu gibi o yıllarda da aşı karşıtı pek çok insan vardı ve pek çok ölüm yaşandı. Ama neticede bilimin bize sunduğu imkânlardan, hayati hizmetlerden istifade ettik. İnanıyorum ki bir süre sonra korona aşısı da diğer tüm aşılar gibi sıradanlaşacak ve mevcut sıkıntılar silinip yok olacak. 

Uzun bir aradan sonraki ilk yazımı böyle kasvetli bir biçimde sunmak ya da sonlandırmak istemezdim fakat gündem bu olunca akış da böyle ilerledi.

İnşallah daha güzel paylaşımlarda tekrar buluşmak dileğiyle J


DEVAMI »

8 Ağustos 2021 Pazar

ÇOCUKLUĞUM

ANNE BEBEK DERGİSİ TEMMUZ SAYISI - ÇOCUKLUĞUM


Merhabalar, 

Süregelen orman yangınlarının on ikinci günündeyiz. Yanan ağaçlar, evler, canlarla birlikte biz de yandık kavrulduk. Yağan yağmurların  getirdiği moralle sizlere yeniden merhaba demek istedim. İlerleyen süreçlerde vakit bulabilirsem eğer yanan ormanlık alanlarla ilgili, bir başka deyişle ekosistemin kendini yenileme kapasitesi ve süreci ile ilgili bir yazı hazırlamak istiyorum. Umarım en kısa zamanda tüm yangınlar tamamen söndürülür ve güzel ülkemize kül yerine gül yağar. 

Meşguliyetler açısından dolu dolu bir Ağustos ayı geçiriyorum. O yüzden bu paylaşımımda bloga özel olmasa da Anne Bebek Dergisi'nin Ağustos sayısına ihazırladığım 'Çocukluğum' adlı içerikle sizleri çocukluk duygularınıza geri götürmek istiyorum. Umarım başarılı olurum. Yıldızlı sevgilerimle :)


ÇOCUKLUĞUM 

Canım annem, canım babam; en sevdiklerim, mukaddes bildiklerim, muhteşem kahramanlarım benim... Belli bir yaşa kadar annem; cengâver Zeyna’ydı gözümde, babam ise Süpermen. Doğduğumdan beri benim için savaşan iki yenilmez güçtü onlar. Bazen güçler çatışması olsa da bir orta yol bulunur ve o yolun göbeğinde, hayatın merkezinde hep ben olurdum. İkiz kardeşlerimle tahtımı paylaşıncaya kadar halimden çok memnundum. Benden biraz rol çalsalar da merkezimden fazla kaymadım. Ne de olsa ilk göz ağrısıydım.

Hal böyleyken günler, aylar geçiyor, doğaüstü güçleri olan kahramanlarımın gözetiminde yavaş yavaş büyüyordum. Fakat ben yavaş değil hızlı, çok daha hızlı büyümek istiyordum. Odamın duvarındaki zürafa figürlü cetvele sırtımı yapıştırıyor, birkaç günde bir anneme boyumu ölçtürüyordum. Annem, attığımız çentiklerin yerini mikron düzeyinde değiştirirken epeyce zorlanıyordu. Bu aceleciliğimi anlayamıyor bana hep ‘yaşımın tadını çıkarmam gerektiğini, bir daha çocuk olamayacağımı’ söylüyordu. Oysa ben bir an önce yetişkin olmak, onların sahip olduğu her şeye, her hakka sahip olmak istiyordum. Büyümek; özgürleşmek demekti benim için, güç demekti, kendi kararlarımı almak, kurallar silsilesinden kurtulmak demekti. Fakat öyle özenilesi bir şey olmadığını geç de olsa anladım. Çünkü ben büyüdükçe büyü bozulmaya, sihirli değneğimin ucundaki tılsım yavaş yavaş kaybolmaya, her geçen yılla birlikte pek çok şey, rengini, ahengini yitirmeye başladı. Öyle bir an geldi ki ortada ne Zeyna kaldı, ne Süpermen. Ne şato, ne uçan halı, ne Kaf Dağı, ne de Alaattin’in Sihirli Lambası… Meğer büyümek daha çok sorumluluk almak, zamanla yarışmak, devamlı koşturmak demekmiş. Asıl eğlence dileklerimin mütemadiyen gerçekleştiği, tatlı afacanlıklarıma herkesin sabır gösterdiği o coşku dolu günlerimdeymiş.  

‘Hayalperest bir çocuk olarak büyümek için bu kadar acele etmeseydim’ diye düşündüğüm çok oldu sonradan. Sürüp gitseydi çocukluğum, yaşadığım bu eşsiz serüveni uzatabildiğim kadar uzatabilseydim keşke. Biraz daha geç uyansaydım hayatın siyah beyaz gerçeklerine. Muazzam bir şölenin tam ortasında olduğumu içindeyken fark edebilseydim. 


Sihirli kürem başucumda, dönüp dursaydı müzik eşliğinde ve ona her dokunduğumda gerçekle düşü harmanlayıp başka bir macerada bulsaydım kendimi. Pamuk şekerinden yapılmış pembe, beyaz bulutların üzerinde uçmaya devam etseydim, arada ısırıklar alarak. Diyar diyar dolaşsaydım Zümrüd’ü-Anka Kuş’un kanadında. Ahşap salıncağın rüzgârıyla havalansaydım göklere, içimde binlerce kelebek uçuşsaydı o an ve dağın zirvesine değseydi ayaklarım. Çikolata çeşmesine ağzımı dayayıp kana kana içseydim. Hiç durmadan oynasaydım parklarda, bahçelerde. Öyle tatlı gelseydi ki oyun, dizimin kanadığını eve gidince anlasaydım. Uçurtmam elma ağacına takılsaydı, tırmanıp kurtarsaydım hemen. Kumdan kalemi alıp götürmeye hiçbir dalganın gücü yetmeseydi. Sonra kurabiye kokulu evime koşsaydım çişim geldi diye. Annem arkamdan ‘terini değişelim öyle çık’ evladım diye seslenseydi. Küçülen kıyafetlerimi kardeşlerimin üzerinde görünce şöyle bir baksaydım ve “bana daha çok yakışıyorlardı” diye geçirseydim içimden. Bayramlıklarım başucumda dursaydı arada uyanıp kontrol etseydim yerindeler mi diye? Çekmecemde, dolabımda, kalem kutumda ailemden gelen sevgi mesajları bulsaydım. Rüyalarımı anlatsaydım uzun uzun; dinozor ormanından kaçışımı, yedi kollu canavara kafa tutuşumu, uzay gemisini sürüşümü, kötü adamları yenişimi, görünmez oluşumu, balık gibi yüzüşümü bir kahvaltı masasında hep birlikte hayra yorsaydık. Bazen de sussaydık uzun uzun, gözlerimiz koşsaydı kelimelerin yetemediklerine, pırıltılarıyla onlar tamamlasaydı cümlelerimizi, nağmelerimizi. Milyon, milyon kez okşansaydı başım, tutulsaydı elim, koklansaydı gıdım. Uyumasaydım annem yanımda daha çok dursun diye. Sobelenmeseydim babama, oyun biraz daha sürsün diye. Sivrisinek ısırığına mahsusçuktan ağlasaydım daha çok sevilmek için. Şarkılar söyleseydim güftesi ve bestesi bana ait, beğenmeseler de alkışlasalardı. Oyunlar kurup roller dağıtsaydım herkese. Esas kız/esas oğlan hep ben olsaydım. Şeker yemek için kolonyayı misafirlere hep ben tutsaydım. Çilekli dondurmam eriseydi sarı saçlı güneşin altında, çenemden beyaz kıyafetime doğru aksaydı şıpır şıpır. Kirlenenlere, kırılanlara, dökülüp saçılanlara kızmayan bir annem olduğu için şükretseydim her gece. Simitçi abi en taze, en susamlı simiti bana seçseydi. Onunla birlikte çınlatsaydım sesimi sokakta: “Simitçi geldiii, simitçiiiiii” diye. Duş alınca uyuyup kalsaydım kanepede. Bir çift el başımı okşasaydı ben uyurken öpüp koklasaydı yanaklarımı. “Sen benim bu hayattaki en güzel armağanımsın” deseydi. Yatar yatmaz uyumanın, renkli hayaller kurmanın, kin tutmamanın, küs durmamanın lütfunu hatırlatabilseydim yaş alanlara. Sevmeyi sevilmeyi öğretseydim sevgiyi hiç tatmayanlara, daha sıkı sarılsaydım özellikle onlara. 


Camın önünde bekleseydim bizimkileri. Annemi kırmızı fularından, babamı aynı renkteki kravatından tanısaydım. Birbirleriyle uyumlarını kıskansaydım biraz. Koşup kapıyı ilk ben açsaydım. Kardeşlerim bezli popoları, paytak adımlarıyla seğirtselerdi arkamdan. İlk önce ben atlasaydım boyunlarına, sarılsaydım uzun uzun, şımarsaydım hatta. Sonra zembereği boşalmışçasına anlatsaydım koca günden kalanları. Sıralasaydım ikizlerin haylazlıklarını…

Akşam yemeğinden sonra oturtsaydım dizlerine, kırmızı deri kaplı, defteri açıp bir şiir okusalardı bana, tatlı   tatlı. ‘Bu sadece bir şiir değil bir nasihat, bir vasiyet’ deselerdi. Dökülseydi dillerinden baba yadigârı dizeler hoş bir musiki eşliğinde ve ben onları bir solukta ezberleseydim, bir gün çocuğumu dizime oturtup ona okumak ve ne kadar şanslı olduğumu sonsuza dek hatırlamak için…

 

İlk adımım, ilk kahkaham, ilk beşiğim,

Biberonum, battaniyem, ilk dişim,

Ucu sökük, teki kayıp, çift ponponlu patiğim,

Kenarları kıvrık kıvrık  çizgili, kareli defterlerim,

En büyük problemim ergenlik sivilcelerim

Havada hala asılı duran, mavi şeritli siyah kepim

Neredesiniz şimdi? Toplanıp gelin hemen,

Sizi anlatacağım çocuğuma, biraz öğüt vereceğim ona

Çocukluk, altın çağıdır ömrün, diyeceğim

Sev sevil, oyna gül, tadını çıkar vakit varken

Tekrar ben de yaşasam her bir yılı sayıp seksen

Nasihatim odur ki zaman büyük hazine, alelade geçmesin. 

Seni olgunlaştırırken değerinden  eksilmesin. 

Aklın ile bedeninden daha çok büyüyen kalbin olsun. 

İçindeki çocuk mu, işte o hep orda dursun.

 

 

 

DEVAMI »