BİR YILDIZIN HİKAYESİ

Blogger tarafından desteklenmektedir.

18 Mart 2019 Pazartesi

2080 YILINA/ÇOCUĞUMA MEKTUP (2)

Mart 18, 2019 35 Comments
Merhabalaaarrr,

Sevgili Erhan Çakırlar(İş Fikirleri Blogu) çok güzel bir etkinlik başlatmıştı hatırlarsanız, “2080 Yılına Mektup” başlığı altında. Ben de bir parça kendi formatıma dönüştürerek bu etkinliğe katılacağımı, mektubumu oğluma ithafen yazacağımı ilan etmiştim. Böyle bir şey üfürürken ne yazacağıma dair zerre bir şey kafamda belirmemişken üstelik. Ama söz konusu evlatsa insan yazacak pek çok şey bulabilir öyle değil mi?

2080 yılında 68 yaşında olacak kuzucuğum. Öncelikle, kendi adına böyle güzel bir şeye vesile olduğu için eminim ki Erhan dedesini şükranla anacaktır. Bana gelince, “en sevdiğine bir mektup yazacaksın ve bu mektup birçok insan tarafından okunacak” deselerdi herhâlde çok garibime giderdi. Aile ortamının genişletilmiş hali olan blogda her şey mümkün olabiliyor demek ki.  Neyse sözü daha fazla uzatmadan yazdığım mektubu sizlerle paylaşayım isterseniz.

Canım yavrum,
Benim yakışıklı ihtiyarım, biricik tatlı meleğim, gıdılarından öpmeye doyamadığım. Acaba o gıdıların 2080 yılında birbiri üzerine katlanmaya başladı mı? Küçükken de var olan o tatlı göbüşün hala yerinde duruyor mu? O sevgi dolu, mülaim gözbebeklerin aynı şefkatle bakıyor mu? O okşamaya, koklamaya doyamadığım yumuşacık, düz saçların muhteşem karizmana eşlik etmeye devam ediyor mu?

Bütün bunları görme şansım ne yazık ki olmayacak. Keşke olabilseydi. Ama ben sana ruhen çok yakın olmaya devam edeceğim, inşallah. En azından öyle olmasını diliyor ve öyle ümid ediyorum. Büyüyüşüne, gelişimine, başarılarına birçok kez tanıklık ettiğim gibi hayatta olmasam da kat ettiğin merhaleleri bir yerlerden izleyebilmeyi hayal ediyorum.

İçerisinde bulunduğun 2080’li yıllarda biz dijital göçebeler, siz dijital yerlilerin gelebileceği noktaları az, biraz kestirebiliyorduk. Ama eminim ki öngöremediğimiz pek çok farklı gelişmenin en yakın tanıklarından ya da en yakın takipçilerinden/uygulayıcılarından birisi olacaksın. Hangi mesleğe atılacağını şu an çok kestiremiyorum. Dört beş yaşlarında trafik polisi, pilotluk, şoförlük, doktorluk gibi her gün farklı bir mesleğe atılma hayalin vardı. Hızla gelişen teknolojiyle birlikte evrileceğin yönü Allah ömür verirse yaklaşık on bir sene sonra görebileceğimi zannediyorum. Anladığım şu ki neyi seçersen seç robotik kodlama, yapay zekâ teknolojilerinden direkt ya da dolaylı olarak faydalanmak durumunda olacaksın. Şimdilerde çok dillendirilmese de bilişimle ilgili etik yetkilisi, uzay turizm rehberi, veri dedektifi, robotik veya holografik avatar tasarımcısı, zihin transferi uzmanı, yapay zeka destekli sağlık teknisyeni, robot teknisyeni, yapay zeka pazarlamacılığı, siber teknoloji mühendisliği, nano tıp doktorluğu, internet mühendisliği, soru bankası tasarımcılığı, duygu tasarımcılığı (duygular da uzaklara iletilebilecek. Bu sayede reklam spotlarının tasarımcılığı en popüler, yaratıcılık gerektiren alanlardan olacak)  gibi pek çok farklı meslek guruplarından birine de yönelmiş olabilirsin.

Eğer home-office çalışmıyorsan muhtemelen işten eve gelinceye kadar sana gerekli konforu hazırlamış olan akıllı bir evde oturuyor, elektrik ya da su ile çalışan otomobillere hatta uçan arabalara biniyor olabilirsin. Jetgiller'deki gibi uçuşunu tamamladıktan sonra otomobilini katlayıp, James Bond çanta misali eline alıp park sorunuyla uğraşmak zorunda kalmayabilirsin. Hatta ışınlanıyor bile olabilirsin. Belki de evde yemek pişirmeyi zul addedip Amerikan dizilerinde olduğu gibi kese kağıdına sıkıştırılmış hazır gıdalar ve konserve kutularla öğünlerini hızlı, hızlı, annenin kemiklerini sızlata sızlata geçiştirebilirsin. Belki sen ya da senin evlatların belki de torunların tok tutan multi-vitamin haplarla besleniyor olabilir. Temizlik için "x" teyzeyi çağırmak yerine seninle sohbet eden, espri yapan, "oraya basma daha yeni sildim" diyen akıllı robotlar kullanabilirsin.                       

Ayrıca gelişen nanoteknoloji sayesinde kirlenmeyen, ter kokmayan, kırışmayan kıyafetler giyiniyor olabilir, dolaysıyla da evinde çamaşır yıkama/kurutma makinasına, ütüye yer açmak, o işlere zaman ayırmak zorunda kalmayabilirsin. Telefon görüşmelerini serçe parmağının ve başparmağının uçlarına takılan çiplerle yapıyor olabilir, pekala uzay turuna çıkabilirsin. Kelliğin, saç boyalarının, obezitenin, cilt kırışıklarının tamamen sona erdiği kaliteli bir yaş alma sürecinin nimetlerinden faydalanabilirsin. Kök hücre nakillerinin sıradan bir apandisit ameliyatı kadar normalleştiği bir sürece tanıklık edebilirsin. Kripto para ile alış veriş edebilirsin. Sinemayı üç boyutlu izlemeyi çok sıradan bulabilirsin.

Bu kadar komplike, bu kadar sanal, bu kadar suni, bu kadar teknolojik bir ortamda bulunuyor olmandan bir anne olarak bir parça tedirgin değilim desem yalan olur. Ama her nesil artısıyla, eksisiyle kendi kaderinin, kendi zamanının, kendi çağının getirdiklerini yaşamak ve onlarla hemhal olmak durumunda. Bir başka deyişle zamanın ruhuna ayak uydurmak zorunda.

Benim tek dileğim ne olursan ol, nerede yaşarsan yaşa, hangi mesleği seçersen seç öncelikle mutlu olmandan yana. Vatana, millete hayırlı, üretken, çalışkan, dürüst, namuslu, vicdanlı, merhametli insan olmayı başarmandan yana. Mesleğe bir şekilde atılacaksın. Teknik donanımları zaten kazanacaksın. Unutma ki, bütün bu meziyetleri; maneviyatınla, insan olmanın gerektirdiği diğer vasıflarla da layıkıyla zenginleştirebildiğinde  tamamlanacaksın. Anne, baba olarak biz de sana bu yolda gereken katkıyı sağlamaya var gücümüzle devam edeceğiz.

Seni her gece uyuturken söylediğim gibi ve son nefesime kadar da söyleyeceğim gibi “gülen yüzün hiç solmasın, ayağına taş, gözüne yaş değmesin benim biricik, tatlı meleğim. Seni çok seviyorum”. Yarım yarım konuştuğun, minicik, masum halinle “ben de seni çoç ama çoç seviyorum” dediğini duyar gibiyim bir yerlerden.....




13 Mart 2019 Çarşamba

2080 YILINA/ÇOCUĞUMA MEKTUP

Mart 13, 2019 62 Comments
Merhabalar,

Uzun zamandır sizleri ve blogumu ihmal ettim farkındayım. Bazen ufak kopuşlarım olabiliyor ama hoşgörünüze sığınarak bir şekilde kaldığım yerden devam etmeye çalışıyorum. Arada uğrayıp beni aşka getiren sevgili Deep’e de çok teşekkür ediyorum, iyi ki var. Ayrıca, Kelebek Etkisi, Esra Takım, Yeşimle Her Telden gibi bazı zarif arkadaşlarımın da iade-i ziyaret çabalarını çok takdir ediyorum. Zira yeni bir içerikle karşılaşamadıkları için eski tarihli yazılarıma bir başka deyişle çocukluğuma inme zahmetine katlanıyorlar. E, hal böyleyken dizimi kırıp bir yazı kaleme almamın vaktinin geldiğini ve hatta geçtiğini anlamış bulunuyorum. Ne mi yazacağım 2080 yılına mektup. Düzenli yazı giremeyen birine de ancak bu yakışır öyle değil mi?

Bu konu başlığını ele alan birçok blog arkadaşımın da değindiği gibi o tarihlerde hızla gelişen teknoloji sayesinde hayal bile edemeyeceğimiz noktalara geleceğiz. Ve sanırım o günlerde uzay teknolojisi, yapay zekâ vb. konuların çok daha üst versiyonları gündemde olacak. Büyük ihtimalle zamanın ruhuna ayak uydurarak bu gelişmelere gönüllü/gönülsüz intibak edeceğiz ya da eski zamanlardaki sadeliği arayıp o günleri özlemle yad edeceğiz. Erhan kardeşimin başlattığı bu yazı dizisinin içeriğini bir önceki konu önerisinde de yaptığım gibi biraz kendime göre yazmak istedim ben. İlkinde (Zihnimde Hala Yazılmamış/Söylenmemiş Cümleler Var) farkına varmadan yaptığım değişikliği bu sefer taammüden yapmış olacağım. Peki bu içeriği nasıl mı değiştireceğim?


2080 yılına mektubu altı buçuk yaşındaki küçük kuzuma ithafen yazacağım. O tarihte tatlı meleğim inşallah 68 yaşında olacak ki bu yaş, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından güncellenen yeni skalaya göre orta yaş sınıfına karşılık geliyor. (Bu konuda detaylı bir paylaşım yapmıştım öncelerden. Yaş falına bakmak isteyenler için tık tık). Saçını dökmez, göbeklenmez, biraz da anacığına çekerse, pek ala çok daha genç gösterebilir. Ben mi? 2080 yılında ölmez yaşarsam kaç yaşında olacağımı hesap edip buraya yazmamı beklemiyorsunuz heralde. Bu konuda ketum davranıp, gizemli kalmayı tercih edeceğim.

Bu arada gevezelik yaparken sadede bile gelemediğimi fark ettim. Uzun zaman yazmayınca böyle oluyor demek ki. Bir de konuya girersem yazım, Seda Sayan’ın eski sabah programındaki faksları gibi çarşaf çarşaf uzayıp gidecek ve yazıyı okuyup okumamaya uzunluğuna göre karar verecek olan bir kısım okuyucuyu peşinen kaybedeceğim.


Veda ederken şimdi aklıma geldi de Erhan kardeşimizin hoşgörüsüne sığınarak bu yazıyı “2080 yılındaki çocuklarımıza mektup” olarak hep birlikte genişletmeye ne dersiniz acaba? Benimle birlikte, evlatlarımız için dijital bir ayak izi bırakmaya var mısınız? Beni bu konuda destekler misiniz? çok sevgili anneler, babalar ve anne baba olmak isteyenler.

Bir sonraki yazımda, evladıma yazdığım mektupla buluşuncaya dek şimdilik hoşça kalınız efendim. En derin sevgi ve selamlarımla J


21 Şubat 2019 Perşembe

BİRAZ DA BİLİM / TEKNOLOJİ (2)

Şubat 21, 2019 96 Comments
Merhabalar Sevgili Blog Ailem,
Bilimdeki hızlı gelişmeler, onları okuyup takip edebilme hızımızla eşdeğer neredeyse. 21-28 Aralık 2018, 4 Ocak 2019 ve 15 Şubat 2019 sayılı “Herkese Bilim Teknoloji” dergisinden derlediğim bazı ilginç başlıkları sizlerle de paylaşmak istedim. Umarım beğenir ve de şaşırırsınızJ
Artık hasta çocukların yerine derslere robotlar giriyor: Hasta öğrencilerin günler, haftalar, hatta ciddi rahatsızlık durumunda aylarca okula gidemedikleri dönemler olabiliyor, malumunuz. Geliştirilen yapay zekâ ürünü akıllı robotlar sayesinde artık öğrencilerin derslerden geri kalmaları önlenmiş oluyor. AV1 isimli robot sınıfta öğrencinin yerine oturuyor ve çocuğun hem gözü hem de kulağı oluyor. Çocuk robotu evden ya da hastaneden kontrol edebiliyor. İsterlerse roboto kendi başlıklarını giydirip, boyunlarına şal bağlayıp kendilerine benzetebiliyorlar. Norveç, İngiltere ve Holanda'da 807 adet robot sınıfta oturup ders takibi yapıyor.
İnsan dışkısından kömür üretimi: İsrail’deki Ben-Gurion Üniversitesi bilim insanları, enerji üretimi yapan bir tuvalet geliştirmeye çalışıyorlar. Vakumlu ortamda yüksek ısıya maruz bırakılarak kömüre dönüştürülebilen dışkı için ilk bulguları ümit vaat edici olarak değerlendiriliyor.
Elektrikli otomobiller: 3 dakika şarj ile 100 kilometre gidebilen otomobiller ve artan şarj istasyonları sayesinde elektrikli otomobillere yeşil ışık yakılmış gibi.
Mezar Hırsızları artık uzaydan takip ediliyor: Yüz yıllardan bu yana kültürel mirasa zarar veren mezar hırsızları, ölülerle birlikte gömülen silah, altın ve ziynetlerin peşindeler hala. Bern Üniversitesi’nden Gino Caspari, uydu tekniği kullanarak mezarların durumunun uzaydan görülebildiğini ve bu tür kötü niyetli insanlarla mücadelede  faydalı bir hizmet olabileceğini açıklamış. 

Sivrisinek sorunu sona erecek: Sıtma taşıyıcısı bir sivrisinek türü, laboratuvar ortamında gerçekleştirilen genetik müdahale ile 8-12 nesil içinde tamamen ortadan kaldırılabilmiş. 
Kadın beyni daha uzun süre genç kalıyor: En fazla enerji harcayan organımız olarak beynin günde yaklaşık 140 gram dikoz yaktığı biliniyor. Bu da aşağı yukarı 14 yemek kaşığı şekere karşılık geliyormuş. Bu enerjinin işlenme biçimi ise yaşa göre değişiyor. Kadın ve erkek beyni arasındaki farkın neden kaynaklandığı tam olarak ortaya konmamışsa da bu konu üzerindeki araştırmalar devam ediyor.

Uyurken Öğrenmek mümkün: Bern Üniversitesinde, 41 erkek ve 41 kadın denek üzerinde yapılan araştırmalara göre uyurken öğrenmek mümkün. Ancak bilim insanları istenmeyen sonuçlar doğurabileceği için uyku halindeyken beyne bilgi yüklemeyi şimdilik önermiyorlar. 

Yeşil alanlar kalbi koruyorAmerika’nın Kentucky eyalinde yer alan Lousville kentindeki Lousville Üniversitesi araştırmacıları, beş yıl boyunca kentin farklı bölgelerinde yaşayan 408 kişiden düzenli kan ve idrar örneği alıp analiz ediyorlar. Analiz sonucunda yeşil bölgelerde yaşayanların pek çok açıdan avantajlı oldukları ortaya çıkıyor.

Hastalıklarda kalıtım mı çevre mi daha etkili? ABD'de yapılan ve Nature Genetics'de yayınlanan araştırmalara göre hastalıkların yaklaşık %40'ı genetik faktörlerden, %25'i ise çevre ve sosyo-ekonomik faktörlerden kaynaklanıyor.
Harvard: Yaklaşan cisim uzaylılara ait olabilir: Harvard Üniversitesi’nden iki astrofizikçi, 2018 yılı sonlarına doğru yayımladıkları makalede güneş sistemimize giren bir uzay cisminin uzaylılar tarafından “araştırma yapmak için” gönderilmiş olabileceğini belirterek büyük şaşkınlık yarattılar.
Bilimde Çin şaha kalktı: Dünyada en kaliteli 100 araştırma kurumunun 51’i Çin’de imiş. Patent verilen ülkelerin başında da 2017 verilerine göre Çin geliyormuş. Onu ABD ve Japonya, Kore ve Almanya izliyormuş. Türkiye ise bu listede 19. sırada.
Dışarıya göç eden beyinlerin ülkeye maliyeti: 243 milyar dolar: 2017’de göç edenlerin sayısı bir önceki yıla göre % 42 oranında artarak 240 bini aşmış durumda. Bunun ülkemize maliyeti 243 milyar dolar. Bu göçü engellemek için Sanayi ve Teknoloji bakanlığı kesenin ağzını açmış ve bilim/teknoloji ile uğraşan nitelikli insanları geri getirmek için 24 bin TL maaş ve 1 milyon TL araştırma bütçesi önermiş.

Şimdilik havadislerim bu kadar. Üçüncü seride görüşmek dileğiyle :))


Etiketler: Bilim, Teknoloji



14 Şubat 2019 Perşembe

İSTİRİDYE MİMİ

Şubat 14, 2019 76 Comments
Merhabalar,
Öncelikle 14 Şubat Sevgililer Gününüz kutlu olsun. Sevgilisi olmayanlar ve bu durumdan mustarip olanlar güzel/yakışıklı bir sevgili bulsun. Hediye bekleyenler umdukları hediyeyi alsın. Beklemeyenler inşallah bir sürprizle karşılaşsın. Böyle iyi diyenler öyle kalmaya devam etsin. Bu günleri kim icat ediyor diyenler “Google” hazretlerine başvursun. Neyse bunun sonu gelmez. Ben kendi gündemime döneyim en iyisi.
Bugünkü gündemim "mim". Ama durun bir dakika bir şeyi daha yazmadan geçmeyeyim. Bugün aynı zamanda “Dünya Öykü Günü”. Benim gibi öykü yazmayı ve öykü okumayı sevenler için özel bir gün. Bu vesile ile tüm kitap dostlarının gününü kutluyorum. Dünya Öykü Günü’nün kurucusu Öykü Yazarı Özcan Karabulut’muş. "Öykü bizim sevgilimiz" diyerek "14 Şubat’ın  öyküyle, sevgiyle, Sevgililer Günü’yle birleştirilmesinin bir tesadüf olmadığını söylüyor.

Evet şimdi başka bir çıkıntılık daha yapmadan asıl konuma dönebilirim artık. Sevgili İstiridye Avcısı beni milattan önceki bir tarihte mimlemişti. Elim ancak erdi. Gecikme için kusura bakmasın diyor ve hemen soruları yanıtlamaya geçiyorum. 

- Negatif olayları pozitif açılımlarla yorumlayıp olumlama yapmayı sever misiniz? Evetse neden, hayırsa neden?
Her zaman olumlu düşünmeye gayret eder, her şerde bir hayır vardır demeye çalışırım. Negatif olayları; “öyle olması gerekiyorsa öyle olmuştur şeklinde, beklediğim gibi olmamışsa da daha iyisi olacağı içindir” şeklinde yorumlarım. Sanırım ruhun tekâmülü (olgunlaşma süreci) için yaşanması gerekenler var ve bizim de onları yaşamamız gerekiyor. Aynı sınava defalarca tabi tutulmamak içinse doğru olanı yapmamız icap ediyor. Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi; zorluklarla ya da olumsuzluklarla karşılaşınca “Bu bir demdir gelir geçer" demek hiç de fena olmasa gerek.
-İnsanları sınıflandırma eğilimi hakkında neler düşünürsünüz?
Hiç tasvip etmediğim bir durum. Ancak bu tür insanlarla çok karşılaştım. Karşılaşmaya da devam edeceğim sanırım. İlişkilerimi mesleğe, gelire, kılık kıyafete, sosyal statüye, dini ya da siyasi görüşe göre şekillendirmemeye gayret ediyorum. Karşı taraftan da aynı saygıyı bekliyorum. Devamlı şikayet eden, eleştiren, küçük hesaplar yapan, beklentilerle yaklaşan ve yarışan insanlar beni  yoruyor, aşağıya çekiyor. Seçiciliğimi aydınlık bir zihne, pozitif bir mizaca sahip, kendisinden bir şeyler öğrenebileceğim, yapıcı, ilkeli insanlardan yana kullanıyorum.
 -Sizce herkes birbirine benzeseydi nasıl bir dünyada yaşardık?
Hepimiz farklılıklarımızla güzeliz. Dünyaya renk katıyoruz. Kendimize benzemeyeni dışlama gibi bir lüksümüz yok bence. Biz güzel bir mozaiğiz ve de öyle olmaya devam etmeliyiz. Farklı ırk, din, etnik köken, cinsiyet, dış görünüşe sahip bireyler ya da toplumlar olarak birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var diye düşünüyorum. Bunu yaparken de farklılıklara saygı göstermek ve uzlaşma kültüründen yana olmak gerekiyor elbette.

-Doğum ve ölüm hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Nasıl ki doğum bir başlangıçsa ve ruh ölümsüzse, ölüm de yeni bir başlangıç bana göre. Ve ikinci başlangıçla ilgili hissettiğim ya da hissetmek istediğim tek şey sonsuz bir huzur.
-Karakterinizi bir hayvana benzetecek olsanız ne olurdunuz? Neden?
Bunu hiç düşünmemiştim. Düşündüm cevap bulamadım. Hemen küçük bir araştırma yaptım. Astroloji, burçlara göre ruh hayvanlarını eşleştirmiş. Bir yengeç burcu olarak benim ruhumla örtüşen seçenek adımla da müsemma olan Deniz Yıldızı. Açıklama da şu şekilde; yengeçlerin aile üyeleri ve tüm sevdiklerine olan bağlılıkları, güven duydukça kabuklarının dışına çıkmalarıyla ilişkilendirilen Deniz yıldızları riski sevmez. Duyarlı yapıları, hayal kırıklığına uğramaktan çekinen doğaları Yengeçlere benzer. Bu zor soruyu cevaplamama yardımcı olan astrologlara çok teşekkürleeerrr.
-Bir yazarla (Ölmüş ya da yaşayan olabilir) bir hafta sonu geçirme hakkınız olsa kiminle olmak isterdiniz?
İlk anda İnstagramdan da takip ettiğim öykü yazarı Şermin Yaşar (Oyuncu Anne) geldi aklıma. Hayallerinin peşinden koşan güçlü, pozitif, çok okuyan, çok yazan, akıllı bir Amazon kadını o. Üç çocuk annesi olarak diğer annelerin, çocukların ve de kadınların hayatlarına dokunuyor. Genellikle çocuk kitapları yazıyor. Kitaplarının büyük bölümünü severek okudum. Özellikle de Göçüp Gidenler Kolleksiyoncusu’nu çok beğendim. Vakit bulabilirsem bloğumda bu konuda daha detaylı bir paylaşım yapmak istiyorum. Bir kadın olarak iş hayatında, sosyal hayatta, evde ve/veya başka birçok ortamda genellikle erkeklerin gölgesi altında ezilen kadınların arasından sıyrılarak kendini var etmeye çalışan hemcinslerimin başarılarıyla her zaman gurur duydum. Onlar güzel rol modeller ve ülkemin geleceğine dair umut aşılıyorlar.
-Yaşamınız bir sinema filmi haline gelse, ismi ne olurdu? Neden?
Kulağa çok hoş geliyor. İsmi “Sevgi ve Ümit” olabilirdi. Bu ikisiyle birçok şeyin üstesinden gelebildim çünkü. 

Güzel sorulardı. Daveti için İstiridye Avcısı'na tekrar teşekkür ediyor,  cevaplamak isteyen herkesi mimliyorum. 

Sevgi ve selamlarımla :)





6 Şubat 2019 Çarşamba

ZİHNİMDE HALA YAZILMAMIŞ / SÖYLENMEMİŞ CÜMLELER VAR

Şubat 06, 2019 71 Comments
Merhabalar,
Erhan Çakırlar'ın başlatmış olduğu bir etkinliğe İbrahim (Aylak Editör) kardeşim beni de davet etti. Ancak sonradan farkına vardım ki ufak bir sapma yapmışım temadan. "Zihnimde hala yazılmamış cümleler" var yerine "zihnimde hala söylenmemiş cümleler var"  şeklinde bir yazı kaleme almışım. Yazı sona erdiğinde anladım hatamı. Sonra da hemen hemen aynı kapıya çıkıyorlar, deyip bu haliyle sizinle paylaşmaya karar verdim, sayın editörümün ve Erhan Çakırlar'ın affına sığınarak. 

ZİHNİMDE HALA SÖYLENMEMİŞ CÜMLELER VAR

Söylenmemiş cümlelerin kesif kıvamı bir toz bulutu misali sarmış göğü. İnsanların içinde tuttuğu duyguların önemli bir kısmı bir konuşma balonunun içerisine hapsedilmiş sanki. Orada öylece duruyorlar. Cümlelerin kimisi asla söylenmemesi gerekenler. Kimisi tetikte durmuş uygun zemin ve zamanı bekliyor. Kimileri bir öfke anında istemsizce kusuluyor, kimileri sızıntı yapıyor, kimileri kâğıda dökülmeyi bekliyor, kimileri ise yanlışlıkla sarf edilenler. 

İsyan cümleleri, yalan sözler, ima edilenler, veda sözcükleri, gerçekleşmeyecek vaatler, emir kipleri, alay ifadeleri de var. Ancak bunlar bir mermi kadar çevik. Mütemadiyen delip geçiyorlar konuşma balonunu ve dökülüveriyorlar orta yere. Oysa esaretine son verilmesi gerekenler; sevgi, saygı, bağlılık cümleleri, teşekkür, özür, hoşgörü ifadeleri, birlik-beraberlik, dayanışma, eşitlik, adalet, kardeşlik söylemleri olmalıydı.

Kafamızın içinde, nerede duracağını çok fazla kestiremeyen, rüzgâra doğru yön değiştiren omurgasız, ham cümlelerimiz var bir de. Onlar doğaya saçılmadan kendilerini imha edebilse keşke ve böylece mutluluğu, barışı, insanlığı anlatan cümlelere daha çok yer açılsa. Yeryüzünün her bir köşesine güzel tümceler ılık nefesler eşliğinde üflense ve herkes bu sözcüklerden ihtiyaç duyduğunu alıp onları içinde çoğaltıp, büyütebilse. Cümle kümecikleri içinden, ayıklanıp atılabilse sert ifadeler, yumuşak ve nazik olanlara zarar vermesin diye. Kelime kırıkları toplansa yerden, tek bir harf bile zayi olmasa,  hiçbir can yanmasa. Akıl süzgecinden geçmeden, gönül hanesinde demlenmeden sarf edilmese laflar ulu-orta.

Dilek ve dua cümleleri olsa ayrıca. Gözyaşı ve yakarışla yıkanmış olanlar semaya bırakılsa usulca. Henüz konuşmayı öğrenmemiş masum ve muhtaç bir çocuğun bakışları kadar etkili ve pür-ü pak bir biçimde anlatılabilse prangalı sözcükler, bakış okumayı bilenlere.

Yüksüz, maskesiz, riyasız, içten, aydınlık ifadelere duyulan özlem sona erse. Güzellikler dökülse dudaklarımızdan, bunlar kuşatsa evreni, çepeçevre sarsa. İyi niyetli, yapıcı, çözümcül cümleler bir adım öne çıksa. Şifalı kelamlar merhem olsa yaralarımıza. 

Ya da,   ya da sonsuza dek susulsa.....  

3 Şubat 2019 Pazar

TANIŞTIĞIMIZA MEMNUN OLMADIM

Şubat 03, 2019 92 Comments
Merhabalaaaarrr,

Bu aralar herkes mim okuma, mim yazma telaşında. Benim pre-yaşlılık sürecimle ilgili ön tespitlerim belki biraz içinizi bayabilir, nereden çıktı şimdi bu yaşlılık mevzusu, ne güzel, genç genç takılıyorduk da denebilir. Ama ben yine de şu aralar kendimle ilgili gözlemlerimi sizlerle paylaşmadan edemedim. Kesintisiz 28 günlük mim yazıları ile meydan okuyamasam da  kendi pre-yaşlılığıma meydan okuma zamanımın geldiğine dair ciddi delillerim, var çünkü elimde.

"Hangi deliller? diyeceksiniz şimdi.

 İşte aşağıda sıralıyorum madde madde:

1. Artık Türk Sanat Müziği dinlemekle kalmıyor, üstüne bir de müdavimi olduğum koroda fasıl da söylüyorum.

2. Pop müziği, yıllarca yüksek sesle dinlemeyi tercih etmişken şimdilerde en fazla üçüncü şarkıda sesi kısma ihtiyacı duyuyorum. Televizyondan yükselen volüm normal frekansımın üzerine milim çıksa rahatsız oluyorum.

3. Yıllarca  aynı kiloda (± 2) çok da fazla zorlanmadan kalabilen ben,  bir beden büyümüş anatomimle tanışıp, anlaşmaya çalışıyor, arkadaşlarımın "sana yakışan kiloya ancak kavuştun" sözlerine aşırı itibar ediyorum.

4. Şeker ayarını,   pişirenin eşik değerine terk ederek içtiğim Türk kahvesini artık daha sık içiyorum. (Üstelik sadeeeeeee)

5. Eskiden sıkıcı bulduğum kadın günlerinin modernize edilmiş konseptli versiyonlarına uzun zamandır gönüllü katılım sağlıyorum.

6. Bakım kremlerine daha çok başvuruyorum.

7. Kaz ayaklarına yüz yogasının iyi geldiğini yaptığım derin araştırmalar sonrası öğrenmiş bulunuyorum.

7. Estetik operasyonları kınayanları şiddetle kınıyorum.

8. Topuklu ayakkabılarla sükse yapmak yerine tercihimi, konforuma katkı sağlayan seçeneklerden yana kullanıyorum.

8. Tatlı kuzumun matematik ödevlerini alzehimer ile mücadele egsersizi olarak algılıyorum.

9. Yakın gözlüğü takmaya başladığımı kafama takmamaya çalışıyorum.

10. Yer çekiminden bahsetmiyorum bile.

11. Son olarak  çarşı, pazardaki değerli esnaf kardeşlerim sizlere sesleniyorum; her zaman ablanızdım, her zaman kardeşinizdim,  bacınızdım ne ara teyzeniz oldum, ne zaman yengeniz oldum Allasen bi  deyiverin hele.

Henüz gözlük gözümdeyken evde gözlük aramaya başlamadım, Heidi'nin hiç haz etmediği Bayan Rotenmayer gibi gözlüğüme ip takmadım,  misafirliğe giderken terlik götürme aşamasına gelmedim, hava raporuna göre giyinip tedbirli çıkmayı denemedim ama nankör yıllar bize bunları da yaptıracak mirim.  Görün de bakın azizim.


Yaşlanmak, pre-yaşlı, bakım kremi, kaz ayağı, estetik, alzehimer, egzersiz

31 Ocak 2019 Perşembe

GÖKYÜZÜ SÜRPRİZLERLE DOLU

Ocak 31, 2019 51 Comments

Merhaba blogcanlar; tatilimiz hemencecik bitiverdi. Üç gün evvel evimize intikal ettik. Yalnız dönüş sırasında uçağımız biraz sarsıldı. Yer yer türbülansa girdik. Bizim tatlı kuzu “anne altımız boşalıyor, baba içimiz çekiliyor” deyip deyip dursa da biz sanki hiç heyecanlanmıyormuş gibi duymazdan gelip her şey yolundaymış gibi yapmaya devam ettik. Neyse ki bu hal çok sürmedi ve kısa zaman sonra olağan akışa teslim olduk. O sırada elimi önümdeki koltuk cebine daldırarak Anadolu Jet/Magazin dergisinin Ocak 2019 sayısını karıştırmaya başladım.  Orada okuduğum ilginç bir haber dikkatimi çekti ve bundan sizlere de bahsetmek istedim.

 “Türk Hava Yolları Uçağında Doğum” başlıklı bu haberde, seyir halindeki bir uçakta gerçekleşmesi oldukça düşük bir ihtimal olan bir doğum hadisesi anlatılıyordu. Aslında uçak ve gemi seyahatlerinde çok sık olmasa da rastlanabilen bu tür olaylar deniz ya da hava yolu mürettebatının profesyonel yaklaşımları sayesinde çok iyi yönetiliyor.

Habere göre, geçtiğimiz Aralık ayında THY’nın Kinşasa-Librevil-İstanbul uçağına binen Demokratik Kongo Cumhuriyeti uyruklu bir aile bebeklerine uçakta kavuşmuşlar. Musuamba Michoukayembe'nin doğum sancıları kalkıştan yaklaşık 3 saat kadar sonra, uçak Nijer hava sahası üzerindeyken başlamış. İlk müdahaleyi Doktor olan eşi Kayoka Renemukadi yapmış. Kabin ekibi, doğumun başlaması üzerine uçağın arka tarafını izole ederek hazırlıklara başlamış. Uçak 13 bin metre irtifadayken bebek, dünyaya gözlerini 145. yolcu olarak açmış.
Bakımı yapılan bebeğe Benel ismi verilmiş. Uçağın kaptan pilotu, bebeğin ve annenin sağlık durumunun iyi olması üzerine uçuşa devam etme kararı almış. Böylece uçağın yeni yolcusu, doğumdan sonra 4 saat süren ilk yolculuğunu da tamamlamış. Uçak Atatürk Havalimanı'na indikten sonra aile ve bebekleri sağlık ekiplerinin refakatinde ambulansa bindirilerek Yeşilköy'de bulunan bir hastaneye götürülmüş. Böylece Kinşasa'dan 144 yolcuyla havalanan uçak, İstanbul'a 145 yolcuyla inmiş, sevgili okurlar.

Gökyüzünde doğuran, eşini semada doğurtan, göğe karşı doğan,  o uçağı kullanan pilotundan hostesine, hostundan yolcusuna, bu haberi okuyan, fısıldayan, yazan, duyan, duyuran velhasıl aynı anda birçok kişiye farklı duygular yaşatan bu mucizevi an bende de farklı duygular uyandırdı. Seyahat boyunca kendimi, bu olayla ilintili insanların yerine tek tek koyup empati yaptım. Neler mi düşündüm?

Öncelikle bir kadın olarak "insanın her an doktoruyla gezmesi büyük bir lüks" dedim.

Gökyüzünde doğan bir bebek olsaydım büyüdüğümde bunun havasını her yerde atar, astroloji bilimine yeni açılımlar getirdiğimi söylerdim.

Uçakta doğurtan doktor baba olsam "iyi ki bu mesleği seçmişim" derdim.

Pilot olsam bunu haber yapan dergiye Clark Gable bakışlı bir fotoğrafımı koydurturdum.

Hostes ya da host olsam “uçakta ilginç olaylarla karşılaşıyor musunuz?” diye soranlara anlatacağım ilk anı bu olurdu.

Yolcu olsam doğum başarı ile gerçekleşir inşallah diye dua ederdim. İçimden de komutlar verirdim; “Nefes al nefes ver, nefes al nefes ver” Ya da tetikte “en yakın hastaneye iniş yapacağız” anonsu bekler, “eyvah toplantıya geç kalacağım” diye endişe de duyabilirdim. 

Bloger olsam "bu haberi derhal blogumda  paylaşmalıyım" derdim😇

Ya siz ne düşünürdünüz🤔?