Blogger tarafından desteklenmektedir.

9 Mayıs 2019 Perşembe

İSTİRİDYE'DEN "ESKİ RAMAZANLAR" MİMİ

Mayıs 09, 2019 73 Comments
Merhaba Kıymetli Arkadaşlarım,
Uzun bir aradan sonra sevgili İstiridye Avcısı’nın başlattığı, dalga dalga yayılan Ramazan temalı güzel bir mim yazısıyla yeniden karşınızdayım. Çoğu arkadaşımın iştirak ettiği bu mim yazılarını çok büyük bir keyifle okudum. Her birinde kendime ait şeyler buldum, çok önemli tespitlere fikren ortak oldum. En son beğenerek okuduğum mim yazılarından birini de Cafe Tigris kaleme almış ve o da beni bu etkinliğe davet etmiş. Paylaşımlarını çok takdir ettiğim hem İstiridye Avcısı’na hem de Cafe Tigris’e çok teşekkür ederek soruları cevaplıyorum;  

1) Ramazanı bir hediye paketine benzetirsek sizin için nasıl bir paket olurdu? İçinde sizin için neler olurdu?

Ramazanı bir hediye paketine benzetseydim eğer içinden huzur, bolluk, bereket, misafirler, davetler, çoğalan maddi/manevi paylaşımlar çıkardı sanırım.

Ayrıca bu pakete; hafta sonuysa eğer, sahura kadar uyumayıp öğleye kadar uyuma isteği, gün boyu akşama ne pişirsem telaşelerinden sonra bir kase çorba ve bir bardak suyla doyup kalkma halleri,  bazen de tam tersi; çok yedikten sonra "ya kırk adım at ya da sırt üstü yere yat" kuralını uygulayan insan manzaraları eşlik ederdi. Esprili manileriyle birlikte ramazan davulcularını da unutmamak gerek.
2) Ramazan ile ilgili hatırladığınız en net anınız hangisidir? Size kazandırdığı hislerle birlikte anlatır mısınız?
Oruç tutmaya yeni yeni alıştığım çocuk yaşlarımdan birinde niyetli olduğumu unutup, bir kase yoğurdu ekmekle beraber iştahla yediğimi ve oruç tuttuğumu kasenin dibini gördükten sonra hatırladığımı gülümseyerek anımsarım hep. Durumu öğrenen oruçlu kardeşlerimin, yüzüme özenerek mi, üzülerek mi baktıkları konusunda hala net bir fikir sahibi değilim. Ondan sonra da küçük küçük yanılmalarım oldu tabi ama hiçbir zaman dolu dolu bir kaseyi tamamen tüketecek kadar kendimden geçmedim.

Bir de meşhur ramazan pidelerinin yeri ayrıdır bende. Çocukken pideye susamlarından olsa gerek “simitli ekmek” dermişim. Bizimkiler her ramazan gülerek anlatırlardı bu yakıştırmamı. Yıllar geçip de üniversite okumak için yuvadan uçtuğumda rahmetli annemin her ramazan, boğazına dizilmiş simitli ekmek lokmaları.

3) Çocukluğunuzdaki Ramazan ve şimdiki yaşadığınız Ramazan arasındaki en belirgin farklar sizce nelerdir?

Çocukluğumun ramazan ayları ağırlıklı olarak sıcak yaz günlerine denk geldi. Oyun o kadar tatlıydı ki, koşup terlemekten korkmaz iftarı bardak bardak içtiğimiz sularla açar, yemek yiyecek yer bırakmazdık küçücük midelerimizde. Şimdi ise aman terlemeyelim, aman susamayalım, aman acıkmayalım derken kımıl zararlısı gibi kendimizi ekonomik sürümde çalıştırıyoruz galiba.

Bir de sahura kalkan büyüklerime çok özenirdim ben. Daha oruç tutamayacak yaşlardayken tıkırtıları duyar hemen kalkardım yataktan. Yemeğimi yer tekrar yatardım. Ertesi gün dayanabildiğim kadar dayanır sonra annemin ısrarları ile orucumu bozardım. O zamanlar ve sonrasındaki yıllarda kurulu sahur sofralarına uyanmak çok güzeldi. Şimdilerde de eşim yardımcı oluyor sağ olsun.

Bir de rahmetli annemin teravih namazına gitme gayretlerini hatırlıyorum eski ramazanlardan. Teravih deyince aklıma gelen ilk fıkrayı yazmadan da geçemedim.

İnatçılıklarıyla nam salmış Arnavut arkadaşlarımızın engin hoşgörüsüne sığınarak anlatıyorum öyleyse; Ömründe iki rekât bayram namazından başka namaz kılmayan bir Arnavut, bir gece, oğlu ve merkebi ile şehre inmiş. Minarelerin, camilerin, kandillerle süslenip ışıl ışıl yanmakta olduğunu görünce, merak edip sormuş: “Teravih namazı kılınıyor” demişler.  Oğluna: “More Bayram sen merkebi şu ağaca bağla oracıkta bekle, ben camiye girip iki rekât namaz kılıp geleyim” demiş.  Meğer o camide de hatim ile teravih kıldırılıyormuş. Arnavut imama uymuş, rekâtlar peş peşe sökün etmiş, yedi, sekiz, on, on  beş rekat derken bakmış ki namazın biteceği yok, uzadıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor. İstirahat fasılasını fırsat bilip dışarı çıkmış, kapıda bekleyen oğluna seslenmiş: “More Bayrammmm! Sen bekleme, merkebi al köye git. Annene söyle merak etmesin. İş hocayla inada bindi, ben burada sonuna kadar direneceğim.”

İbadetlerin makbul, duaların kabul olduğuna inanılan bu ayın herkesin evine huzur, sağlık, bolluk, bereket, muhabbet getirmesini diliyorum tüm kalbimle.

Kalınız sağlıcakla….



13 Nisan 2019 Cumartesi

BAHAR MİMİ

Nisan 13, 2019 76 Comments
Sevgili İstiridye Avcısı bahar temalı, güzel bir mim başlatmış ve beni de bu etkinliğe davet etmiş. Kendisine çok teşekkür ederek hazırlamış olduğu soruları cevaplıyorum;  

1) Bahar bir insan olsaydı onunla aranız nasıl olurdu?

Kesinlikle çok iyi olurdu. Baharı kim sevmez? Her ne kadar bünyede yorgunluk yapsa da havada uçuşan polenlerle birlikte gözlerimiz kızarıp kaşınsa da, yazı fit karşılamak için diyete girme dönemini hatırlatsa da eminim ki baharın gelişine hiç kimsenin itirazı olmaz. Nasıl ki sevdiğimiz insanları kusurlarına rağmen seviyorsak baharı da minik kusurları ile birlikte seve seve karşılayıp, üzülerek uğurlayacağız. 

2)Şu ana kadar yaşadığınız hayatın "bahar" kısmı hangi döneminiz? O dönemde neler yaşadınız?

Ben öyle kategoriler yapamıyorum geçmişle ilgili nedense. Şu dönem hayatımın baharıydı, lale devriydi falan diyemiyorum. Anda kalmaya ve o anın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Hayatımın bahar dönemi; her zaman içinde bulunduğum an olmuştur, tıpkı şimdi olduğu gibi.

3)Bahar bir arkadaşınız olsaydı onun okumaya ihtiyacı olan kitabın ne olduğunu düşünürdünüz?

Ziya Osman Saba’nın “Geçen Zaman Nefes Almak” isimli şiir kitabını okumasını isterdim. Madem ki bahar yaşama sevincini en çok hissettiğimiz mevsimdir, madem ki her şey canlanır baharda yeniden, madem ki tazelenir hatıralar ve geleceğe dair umutlar, o zaman bütün bu duyguları şiirin en yalın haliyle, ama en derinden hissettirerek verebilen bir şair olan Ziya Osman Saba şiirleri, bahara en yakışandır;
GEÇEN ZAMAN
Hiç olmazsa unutmamak isterdim.
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar...
Yalnız bırakmayın beni hatıralar.
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum...
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim...
-Doğduğum ev. Rahatlayacak içim duysam
Bir tek kapının sesini.
Arıyorum aklımda bir ninni bestesini...
Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar...
Yalnız hatırlamak hatırlamak istiyorum
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak?

NEFES ALMAK

Nefes almak, içten içe, derin derin,
Taze, ılık, serin,
Duymak havayı bağrında.

Nefes almak, her sabah uyanık.
Ağaran güne penceren açık.
Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.

Üstünde gökyüzü, ufuklara karşı.
Senin her yer: Caddeler, meydan, çarşı...
Kardeşim, nefes alıyorsun ya!

Koklar gibi maviliği, rüzgârı öper gibi,
Ananın südünü emer gibi,
Kana kana, doya doya...

Nefes almak, kolunda bir sevgili,
Kırlarda, bütün bir pazar tatili.
Bahar, yaz, kış.

Nefes almak, akşam, iş bitince,
Çoluk çocuğunla artık bütün gece,
Nefesin nefeslere karışmış.

Yatakta rahat, unutmuş, uykulu,
Yanında karına uzatıp bir kolu,
Nefes almak.
O dolup boşalan göğse...
Uyumak, sevmek nefes nefese,
Kalkıp adım atmak, tutup ıslık çalmak.

Sürahide, ışıl ışıl, içilecek su.
Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu.
Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses.

Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes...
Anlıyorum, birbirinden mukaddes,
Alıp verdiğim her nefes.

4) Size baharı anımsatan insanlar var mı çevrenizde? Varsa kimler?
Öncelikle mis kokulu evladım, çekirdek ailem ve ardından geniş ailem. Komşularım, dostlarım, arkadaşlarım, yanlarındayken kendimi iyi hissettiklerim her daim benim baharlarım.

5)Bahar temalı bir yağlı boya tablo yapmak isteseniz, resmin içinde olmazsa olmazınız ne olurdu?

El ele tutuşmuş, gülüp oynayan, uçurtma uçuran çocuklar tablomu tamamlayan en güzel şey olurdu sanırım.

6)Bahar yorgunluğu ile mücadele eder misiniz? Yoksa kendini baharın kollarına yorgunca bırakmayı tercih edenlerden misiniz?

Bahar yorgunluğu ile mücadelem kanepeye yatıp uzanmaktan ibaret. Güzel bir bitki çayı demleyip getirene de hiç itirazım olmaz. Madem ki Allah'a saldın der, içerim J

7)Baharda gitmek istediğiniz coğrafyayı da sorup mimi sonlandıralım ;)

Baharda olamasa da bu yaz inşallah Fethiye Ölüdeniz taraflarına gitmek gibi bir planımız var. 

Bu güzel mimi herkesin yapmasını isterim. Bahar yorgunluğuna iyi geliyor. Benden söylemesi....

 Hepinize en derin sevgi ve selamlarımla 

Yıldız

4 Nisan 2019 Perşembe

BLOG TAKİP ETKİNLİĞİ 2019

Nisan 04, 2019 59 Comments
Merhabalar,

Severek takip ettiğim blog arkadaşlarım “Blog Takip Etkinliği 2019” adı altında güzel bir etkinlik başlatmışlar. Ben de bu etkinlikte yer almak ve yeni bloger arkadaşlarla tanışmak istedim. Eğer siz de daha büyük bir ailem olsun diyorsanız işte yapılması gerekenler;


1. Kendi blogunuzda “Blog Takip Etkinliği 2019” yazınızı hazırlayın.
2. Aşağıdaki blogları takibe alın.
3. Önce onların blog linklerini sonra listenin altına kendi blog linkinizi ekleyin.
 4. Takibe aldığınız bloglara bu etkinliğe katıldığınıza dair yorum yapın.
5. WordPress bloglarda GFC butonu olmadığından email ile abone ol bölümünden abone olun.

Arkadaşlarıma çok teşekkür ediyor ve hepimize kolay gelsin diyorum.
Yıldız (Bir Yıldızın Hikayesi)




3 Nisan 2019 Çarşamba

DİLDEN GÖNÜLE

Nisan 03, 2019 45 Comments
Biz insanlar sosyal varlıklarız. Doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar, hayatımıza giren herkesle gerek güdülerimiz gerekse de ihtiyaçlarımız gereği iletişim kurarız. Bu iletişim evde aile ortamında başlar okul, iş hayatında perçinlenir ve sosyal yaşama katıldıkça giderek genişleyen karmaşık bir ilişkiler ağına dönüşür. Eğer bilinçli bir tercihle inzivaya çekilmiş bir derviş ya da keşiş değilsek bu iletişim ağının iplerine sıkıca sarılmamız ve ilişkilerimizi mümkün mertebe dengede tutmamız beklenir. Dengeyi sağlamada hünerli değilsek asosyal, uzlaşılması zor, yabanıl, bencil,  kibirli, gibi yaftalara maruz kalma ihtimalimiz de kuvvetle muhtemeldir.

İddia edildiği üzere 'dili kullanmak bir sanat'sa eğer herkesten sanatkâr olmasını beklemek iyimser bir yaklaşım olabilir. Kaldı ki gündelik yaşamlarımıza dönüp baktığımızda sanatsal düzeyde sözlü iletişim becerisi geliştirip bunu kusursuzca devam ettiren insan sayısı bir hayli azdır.  Asgari müşterekte buluştuğumuz duygusuz cümlelere, sıradan repliklere mahkûm etmişizdir dialoglarımızı çoğu zaman. Öte yandan asgari müşterekte dahi uzlaşamayan, sağlıklı iletişim kurmada yetersiz ya da yeteneksiz olduğunu düşünen, dışlanmış hisseden, bir çevreye ya da bir topluma entegre olamayanlarımız da vardır. Bu gruba dahi olanlarımızın, genellikle, içindeyken güvende hissettikleri cam fanuslara kendilerini kapattıklarını, o gizli mabede, sınırlı sayıda misafir kabul ettiklerini görürüz. Benzer şekilde aile olmayı, çoğalmayı reddeden, sorumluluk alanının genişleyeceğinden korkan, kalabalıklaşmanın getireceği çok sesli senfoniye katlanamayacağını düşünenler de vardır. Ve bütün bunların boşluğunu kitaplarla, evcil hayvanlarla doldurup, bitki yetiştiriciliği vb ile kendilerini rehabilite edenler. Bu bir tercihse ve alternatifsizlikse eğer saygı duyulmayı elbette hak eder. Ama bir kaçışsa kâr zarar dengesine bakmak gerekir. Hayatın her getirisinin bir götürüsü, her nimetin bir külfeti vardır. Küçük zahmetler için büyük mutlulukları feda etmek doğru olmaz. Bazen ters yönde kürek sallamak yerine akışa teslim olmanın ruhumuza dahi iyi gelebileceğini de unutmamak gerekir. Ayrıca güzellikleri istemek, bunun için çabalamak, niyetimize ulaştıktan sonra da elde ettiklerimizi sıradanlaştırmamak gerekir. Bu kazanımlarımızın verdiği enerji ve hazla kendimizi tekrar tekrar yenileyebiliyor, karşılaştığımız olumsuzlukları; kurduğumuz sağlam ilişkilerden aldığımız destekle savuşturabiliyorsak eğer her şeye rağmen kârda ve doğru yoldayız demektir. Zaten bu halin olumlu tezahürlerinin vücut dilimize ve ifade biçimimize kısacası iletişim şeklimize yansımaması neredeyse imkansızdır. Çok özel bir çaba sarf etmeden üstelik.

Sözcüklerle kendini gönlünce var edemeyen, "her şey yolundaymış" rolü yapmaktan yorulup yalnızlığı seçen, bireyselliği seven ve/veya bundan beslenen  başka pek çok insan da var kuşkusuz. Ancak en olumsuz, en uyumsuz, en izole insan bile fark edilmeyi, değer görmeyi, takdir edilmeyi bekler ve ister. Bunu başarmak için ise değişik ifade biçimlerine başvurur. Bu anlamda, sanatın işlevselliğini keşfetmesi uzun sürmez. Resim, heykel, edebiyat, mimari, fotoğrafçılık gibi  özüne yakın bulduğu sanatsal aktivitelerden birine yönelerek bu kulvarda kendine yeni bir yol açar.  Kendini rehabilte edip, ruhunu özgür bırakmanın lezzetine erer. Bütün bunlar da bir tür deşarj ve iletişim yoludur.
İletişim dilini geliştirmenin ve iletişim becerilerini zinde tutmanın pek çok farklı tetikleyicisi vardır şüphesiz. Maskesiz, riyasız, imasız etkileşim biçiminin işleri kolaylaştıracağını unutmamak gerekir. Üzerinde düşünülmesi gereken en önemli noktalardan biri de birinin bizi tamamlamasını beklemek yerine biriyle kendi bütünlüğümüzü paylaşmak, ilişkinin temellerini beklentisizlik esasına dayandırmak olmalıdır. Ancak bunu yapmak çok da kolay değildir. Hayatta karşılıksız ve koşulsuz seven tek canlı türü  annedir. O bile yaşlandığında evladından ona bakmasını bekler. Kuzuyu eti için besleyen, çileği reçeli, ağacı meyvesi için yetiştiren beklentili bakış açılarımızdan sıyrılıp her şeyi yanlışıyla, doğrusuyla sadece o olduğu için sevmenin yollarını keşfettiğimizde iletişim becerimizin de kendiliğinden gelişeceğini rahatlıkla görebiliriz. "Seni anlamaya çalışıyorum" diyerek, takdir ederek, teşekkür ederek, kelimelerimizdeki ve yüzümüzdeki ifadeleri yumuşatıp, esneterek, bazen gecikmiş ilk hamlenin gönüllü temsilcisi olup özür dileyerek; kalın duvarların yıkıldığına, hiç açılmaz dediğimiz kapıların bir anda, ardına dek açıldığına şahitlik edebiliriz. İşte o an, iletişimin usta  sanatkarlarından biri olma yolunda emin adımlarla ilerlediğimiz andır. Ve o an bütün evrene çepeçevre yaydığımız pozitif enerji ile birlikte ve bütün iyimser etkileşimlerimizle, hem yaşayıp hem de yaşatacağımız mucizelere doğru yol almaya başladığımız andır. Mevlana'nın da ifade ettiği üzere "Gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır...."

MUCİZEVİ ANLARINIZIN BOL OLDUĞU UZUN BİR YOLUNUZ OLSUN İNŞALLAH....

Yıldız






26 Mart 2019 Salı

18 Mart 2019 Pazartesi

2080 YILINA/ÇOCUĞUMA MEKTUP (2)

Mart 18, 2019 70 Comments
Merhabalaaarrr,

Sevgili Erhan Çakırlar(İş Fikirleri Blogu) çok güzel bir etkinlik başlatmıştı hatırlarsanız, “2080 Yılına Mektup” başlığı altında. Ben de bir parça kendi formatıma dönüştürerek bu etkinliğe katılacağımı, mektubumu oğluma ithafen yazacağımı ilan etmiştim. Böyle bir şey üfürürken ne yazacağıma dair zerre bir şey kafamda belirmemişken üstelik. Ama söz konusu evlatsa insan yazacak pek çok şey bulabilir öyle değil mi?

2080 yılında 68 yaşında olacak kuzucuğum. Öncelikle, kendi adına böyle güzel bir şeye vesile olduğu için eminim ki Erhan dedesini şükranla anacaktır. Bana gelince, “en sevdiğine bir mektup yazacaksın ve bu mektup birçok insan tarafından okunacak” deselerdi herhâlde çok garibime giderdi. Aile ortamının genişletilmiş hali olan blogda her şey mümkün olabiliyor demek ki.  Neyse sözü daha fazla uzatmadan yazdığım mektubu sizlerle paylaşayım isterseniz.

Canım yavrum,
Benim yakışıklı ihtiyarım, biricik tatlı meleğim, gıdılarından öpmeye doyamadığım. Acaba o gıdıların 2080 yılında birbiri üzerine katlanmaya başladı mı? Küçükken de var olan o tatlı göbüşün hala yerinde duruyor mu? O sevgi dolu, mülaim gözbebeklerin aynı şefkatle bakıyor mu? O okşamaya, koklamaya doyamadığım yumuşacık, düz saçların muhteşem karizmana eşlik etmeye devam ediyor mu?

Bütün bunları görme şansım ne yazık ki olmayacak. Keşke olabilseydi. Ama ben sana ruhen çok yakın olmaya devam edeceğim, inşallah. En azından öyle olmasını diliyor ve öyle ümid ediyorum. Büyüyüşüne, gelişimine, başarılarına birçok kez tanıklık ettiğim gibi hayatta olmasam da kat ettiğin merhaleleri bir yerlerden izleyebilmeyi hayal ediyorum.

İçerisinde bulunduğun 2080’li yıllarda biz dijital göçebeler, siz dijital yerlilerin gelebileceği noktaları az, biraz kestirebiliyorduk. Ama eminim ki öngöremediğimiz pek çok farklı gelişmenin en yakın tanıklarından ya da en yakın takipçilerinden/uygulayıcılarından birisi olacaksın. Hangi mesleğe atılacağını şu an çok kestiremiyorum. Dört beş yaşlarında trafik polisi, pilotluk, şoförlük, doktorluk gibi her gün farklı bir mesleğe atılma hayalin vardı. Hızla gelişen teknolojiyle birlikte evrileceğin yönü Allah ömür verirse yaklaşık on bir sene sonra görebileceğimi zannediyorum. Anladığım şu ki neyi seçersen seç robotik kodlama, yapay zekâ teknolojilerinden direkt ya da dolaylı olarak faydalanmak durumunda olacaksın. Şimdilerde çok dillendirilmese de bilişimle ilgili etik yetkilisi, uzay turizm rehberi, veri dedektifi, robotik veya holografik avatar tasarımcısı, zihin transferi uzmanı, yapay zeka destekli sağlık teknisyeni, robot teknisyeni, yapay zeka pazarlamacılığı, siber teknoloji mühendisliği, nano tıp doktorluğu, internet mühendisliği, soru bankası tasarımcılığı, duygu tasarımcılığı (duygular da uzaklara iletilebilecek. Bu sayede reklam spotlarının tasarımcılığı en popüler, yaratıcılık gerektiren alanlardan olacak)  gibi pek çok farklı meslek guruplarından birine de yönelmiş olabilirsin.

Eğer home-office çalışmıyorsan muhtemelen işten eve gelinceye kadar sana gerekli konforu hazırlamış olan akıllı bir evde oturuyor, elektrik ya da su ile çalışan otomobillere hatta uçan arabalara biniyor olabilirsin. Jetgiller'deki gibi uçuşunu tamamladıktan sonra otomobilini katlayıp, James Bond çanta misali eline alıp park sorunuyla uğraşmak zorunda kalmayabilirsin. Hatta ışınlanıyor bile olabilirsin. Belki de evde yemek pişirmeyi zul addedip Amerikan dizilerinde olduğu gibi kese kağıdına sıkıştırılmış hazır gıdalar ve konserve kutularla öğünlerini hızlı, hızlı, annenin kemiklerini sızlata sızlata geçiştirebilirsin. Belki sen ya da senin evlatların belki de torunların tok tutan multi-vitamin haplarla besleniyor olabilir. Temizlik için "x" teyzeyi çağırmak yerine seninle sohbet eden, espri yapan, "oraya basma daha yeni sildim" diyen akıllı robotlar kullanabilirsin.                       

Ayrıca gelişen nanoteknoloji sayesinde kirlenmeyen, ter kokmayan, kırışmayan kıyafetler giyiniyor olabilir, dolaysıyla da evinde çamaşır yıkama/kurutma makinasına, ütüye yer açmak, o işlere zaman ayırmak zorunda kalmayabilirsin. Telefon görüşmelerini serçe parmağının ve başparmağının uçlarına takılan çiplerle yapıyor olabilir, pekala uzay turuna çıkabilirsin. Kelliğin, saç boyalarının, obezitenin, cilt kırışıklarının tamamen sona erdiği kaliteli bir yaş alma sürecinin nimetlerinden faydalanabilirsin. Kök hücre nakillerinin sıradan bir apandisit ameliyatı kadar normalleştiği bir sürece tanıklık edebilirsin. Kripto para ile alış veriş edebilirsin. Sinemayı üç boyutlu izlemeyi çok sıradan bulabilirsin.

Bu kadar komplike, bu kadar sanal, bu kadar suni, bu kadar teknolojik bir ortamda bulunuyor olmandan bir anne olarak bir parça tedirgin değilim desem yalan olur. Ama her nesil artısıyla, eksisiyle kendi kaderinin, kendi zamanının, kendi çağının getirdiklerini yaşamak ve onlarla hemhal olmak durumunda. Bir başka deyişle zamanın ruhuna ayak uydurmak zorunda.

Benim tek dileğim ne olursan ol, nerede yaşarsan yaşa, hangi mesleği seçersen seç öncelikle mutlu olmandan yana. Vatana, millete hayırlı, üretken, çalışkan, dürüst, namuslu, vicdanlı, merhametli insan olmayı başarmandan yana. Mesleğe bir şekilde atılacaksın. Teknik donanımları zaten kazanacaksın. Unutma ki, bütün bu meziyetleri; maneviyatınla, insan olmanın gerektirdiği diğer vasıflarla da layıkıyla zenginleştirebildiğinde  tamamlanacaksın. Anne, baba olarak biz de sana bu yolda gereken katkıyı sağlamaya var gücümüzle devam edeceğiz.

Seni her gece uyuturken söylediğim gibi ve son nefesime kadar da söyleyeceğim gibi “gülen yüzün hiç solmasın, ayağına taş, gözüne yaş değmesin benim biricik, tatlı meleğim. Seni çok seviyorum”. Yarım yarım konuştuğun, minicik, masum halinle “ben de seni çoç ama çoç seviyorum” dediğini duyar gibiyim bir yerlerden.....




13 Mart 2019 Çarşamba

2080 YILINA/ÇOCUĞUMA MEKTUP

Mart 13, 2019 64 Comments
Merhabalar,

Uzun zamandır sizleri ve blogumu ihmal ettim farkındayım. Bazen ufak kopuşlarım olabiliyor ama hoşgörünüze sığınarak bir şekilde kaldığım yerden devam etmeye çalışıyorum. Arada uğrayıp beni aşka getiren sevgili Deep’e de çok teşekkür ediyorum, iyi ki var. Ayrıca, Kelebek Etkisi, Esra Takım, Yeşimle Her Telden gibi bazı zarif arkadaşlarımın da iade-i ziyaret çabalarını çok takdir ediyorum. Zira yeni bir içerikle karşılaşamadıkları için eski tarihli yazılarıma bir başka deyişle çocukluğuma inme zahmetine katlanıyorlar. E, hal böyleyken dizimi kırıp bir yazı kaleme almamın vaktinin geldiğini ve hatta geçtiğini anlamış bulunuyorum. Ne mi yazacağım 2080 yılına mektup. Düzenli yazı giremeyen birine de ancak bu yakışır öyle değil mi?

Bu konu başlığını ele alan birçok blog arkadaşımın da değindiği gibi o tarihlerde hızla gelişen teknoloji sayesinde hayal bile edemeyeceğimiz noktalara geleceğiz. Ve sanırım o günlerde uzay teknolojisi, yapay zekâ vb. konuların çok daha üst versiyonları gündemde olacak. Büyük ihtimalle zamanın ruhuna ayak uydurarak bu gelişmelere gönüllü/gönülsüz intibak edeceğiz ya da eski zamanlardaki sadeliği arayıp o günleri özlemle yad edeceğiz. Erhan kardeşimin başlattığı bu yazı dizisinin içeriğini bir önceki konu önerisinde de yaptığım gibi biraz kendime göre yazmak istedim ben. İlkinde (Zihnimde Hala Yazılmamış/Söylenmemiş Cümleler Var) farkına varmadan yaptığım değişikliği bu sefer taammüden yapmış olacağım. Peki bu içeriği nasıl mı değiştireceğim?


2080 yılına mektubu altı buçuk yaşındaki küçük kuzuma ithafen yazacağım. O tarihte tatlı meleğim inşallah 68 yaşında olacak ki bu yaş, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından güncellenen yeni skalaya göre orta yaş sınıfına karşılık geliyor. (Bu konuda detaylı bir paylaşım yapmıştım öncelerden. Yaş falına bakmak isteyenler için tık tık). Saçını dökmez, göbeklenmez, biraz da anacığına çekerse, pek ala çok daha genç gösterebilir. Ben mi? 2080 yılında ölmez yaşarsam kaç yaşında olacağımı hesap edip buraya yazmamı beklemiyorsunuz heralde. Bu konuda ketum davranıp, gizemli kalmayı tercih edeceğim.

Bu arada gevezelik yaparken sadede bile gelemediğimi fark ettim. Uzun zaman yazmayınca böyle oluyor demek ki. Bir de konuya girersem yazım, Seda Sayan’ın eski sabah programındaki faksları gibi çarşaf çarşaf uzayıp gidecek ve yazıyı okuyup okumamaya uzunluğuna göre karar verecek olan bir kısım okuyucuyu peşinen kaybedeceğim.


Veda ederken şimdi aklıma geldi de Erhan kardeşimizin hoşgörüsüne sığınarak bu yazıyı “2080 yılındaki çocuklarımıza mektup” olarak hep birlikte genişletmeye ne dersiniz acaba? Benimle birlikte, evlatlarımız için dijital bir ayak izi bırakmaya var mısınız? Beni bu konuda destekler misiniz? çok sevgili anneler, babalar ve anne baba olmak isteyenler.

Bir sonraki yazımda, evladıma yazdığım mektupla buluşuncaya dek şimdilik hoşça kalınız efendim. En derin sevgi ve selamlarımla J