BİR YILDIZIN HİKAYESİ

Blogger tarafından desteklenmektedir.

14 Şubat 2019 Perşembe

İSTİRİDYE MİMİ

Şubat 14, 2019 44 Comments
Merhabalar,
Öncelikle 14 Şubat Sevgililer Gününüz kutlu olsun. Sevgilisi olmayanlar ve bu durumdan mustarip olanlar güzel/yakışıklı bir sevgili bulsun. Hediye bekleyenler umdukları hediyeyi alsın. Beklemeyenler inşallah bir sürprizle karşılaşsın. Böyle iyi diyenler öyle kalmaya devam etsin. Bu günleri kim icat ediyor diyenler “Google” hazretlerine başvursun. Neyse bunun sonu gelmez. Ben kendi gündemime döneyim en iyisi.
Bugünkü gündemim "mim". Ama durun bir dakika bir şeyi daha yazmadan geçmeyeyim. Bugün aynı zamanda “Dünya Öykü Günü”. Benim gibi öykü yazmayı ve öykü okumayı sevenler için özel bir gün. Bu vesile ile tüm kitap dostlarının gününü kutluyorum. Dünya Öykü Günü’nün kurucusu Öykü Yazarı Özcan Karabulut’muş. "Öykü bizim sevgilimiz" diyerek "14 Şubat’ın  öyküyle, sevgiyle, Sevgililer Günü’yle birleştirilmesinin bir tesadüf olmadığını söylüyor.

Evet şimdi başka bir çıkıntılık daha yapmadan asıl konuma dönebilirim artık. Sevgili İstiridye Avcısı beni milattan önceki bir tarihte mimlemişti. Elim ancak erdi. Gecikme için kusura bakmasın diyor ve hemen soruları yanıtlamaya geçiyorum. 

- Negatif olayları pozitif açılımlarla yorumlayıp olumlama yapmayı sever misiniz? Evetse neden, hayırsa neden?
Her zaman olumlu düşünmeye gayret eder, her şerde bir hayır vardır demeye çalışırım. Negatif olayları; “öyle olması gerekiyorsa öyle olmuştur şeklinde, beklediğim gibi olmamışsa da daha iyisi olacağı içindir” şeklinde yorumlarım. Sanırım ruhun tekâmülü (olgunlaşma süreci) için yaşanması gerekenler var ve bizim de onları yaşamamız gerekiyor. Aynı sınava defalarca tabi tutulmamak içinse doğru olanı yapmamız icap ediyor. Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi; zorluklarla ya da olumsuzluklarla karşılaşınca “Bu bir demdir gelir geçer" demek hiç de fena olmasa gerek.
-İnsanları sınıflandırma eğilimi hakkında neler düşünürsünüz?
Hiç tasvip etmediğim bir durum. Ancak bu tür insanlarla çok karşılaştım. Karşılaşmaya da devam edeceğim sanırım. İlişkilerimi mesleğe, gelire, kılık kıyafete, sosyal statüye, dini ya da siyasi görüşe göre şekillendirmemeye gayret ediyorum. Karşı taraftan da aynı saygıyı bekliyorum. Devamlı şikayet eden, eleştiren, küçük hesaplar yapan, beklentilerle yaklaşan ve yarışan insanlar beni  yoruyor, aşağıya çekiyor. Seçiciliğimi aydınlık bir zihne, pozitif bir mizaca sahip, kendisinden bir şeyler öğrenebileceğim, yapıcı, ilkeli insanlardan yana kullanıyorum.
 -Sizce herkes birbirine benzeseydi nasıl bir dünyada yaşardık?
Hepimiz farklılıklarımızla güzeliz. Dünyaya renk katıyoruz. Kendimize benzemeyeni dışlama gibi bir lüksümüz yok bence. Biz güzel bir mozaiğiz ve de öyle olmaya devam etmeliyiz. Farklı ırk, din, etnik köken, cinsiyet, dış görünüşe sahip bireyler ya da toplumlar olarak birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var diye düşünüyorum. Bunu yaparken de farklılıklara saygı göstermek ve uzlaşma kültüründen yana olmak gerekiyor elbette.

-Doğum ve ölüm hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Nasıl ki doğum bir başlangıçsa ve ruh ölümsüzse, ölüm de yeni bir başlangıç bana göre. Ve ikinci başlangıçla ilgili hissettiğim ya da hissetmek istediğim tek şey sonsuz bir huzur.
-Karakterinizi bir hayvana benzetecek olsanız ne olurdunuz? Neden?
Bunu hiç düşünmemiştim. Düşündüm cevap bulamadım. Hemen küçük bir araştırma yaptım. Astroloji, burçlara göre ruh hayvanlarını eşleştirmiş. Bir yengeç burcu olarak benim ruhumla örtüşen seçenek adımla da müsemma olan Deniz Yıldızı. Açıklama da şu şekilde; yengeçlerin aile üyeleri ve tüm sevdiklerine olan bağlılıkları, güven duydukça kabuklarının dışına çıkmalarıyla ilişkilendirilen Deniz yıldızları riski sevmez. Duyarlı yapıları, hayal kırıklığına uğramaktan çekinen doğaları Yengeçlere benzer. Bu zor soruyu cevaplamama yardımcı olan astrologlara çok teşekkürleeerrr.
-Bir yazarla (Ölmüş ya da yaşayan olabilir) bir hafta sonu geçirme hakkınız olsa kiminle olmak isterdiniz?
İlk anda İnstagramdan da takip ettiğim öykü yazarı Şermin Yaşar (Oyuncu Anne) geldi aklıma. Hayallerinin peşinden koşan güçlü, pozitif, çok okuyan, çok yazan, akıllı bir Amazon kadını o. Üç çocuk annesi olarak diğer annelerin, çocukların ve de kadınların hayatlarına dokunuyor. Genellikle çocuk kitapları yazıyor. Kitaplarının büyük bölümünü severek okudum. Özellikle de Göçüp Gidenler Kolleksiyoncusu’nu çok beğendim. Vakit bulabilirsem bloğumda bu konuda daha detaylı bir paylaşım yapmak istiyorum. Bir kadın olarak iş hayatında, sosyal hayatta, evde ve/veya başka birçok ortamda genellikle erkeklerin gölgesi altında ezilen kadınların arasından sıyrılarak kendini var etmeye çalışan hemcinslerimin başarılarıyla her zaman gurur duydum. Onlar güzel rol modeller ve ülkemin geleceğine dair umut aşılıyorlar.
-Yaşamınız bir sinema filmi haline gelse, ismi ne olurdu? Neden?
Kulağa çok hoş geliyor. İsmi “Sevgi ve Ümit” olabilirdi. Bu ikisiyle birçok şeyin üstesinden gelebildim çünkü. 

Güzel sorulardı. Daveti için İstiridye Avcısı'na tekrar teşekkür ediyor,  cevaplamak isteyen herkesi mimliyorum. 

Sevgi ve selamlarımla :)





6 Şubat 2019 Çarşamba

ZİHNİMDE HALA YAZILMAMIŞ / SÖYLENMEMİŞ CÜMLELER VAR

Şubat 06, 2019 64 Comments
Merhabalar,
Erhan Çakırlar'ın başlatmış olduğu bir etkinliğe İbrahim (Aylak Editör) kardeşim beni de davet etti. Ancak sonradan farkına vardım ki ufak bir sapma yapmışım temadan. "Zihnimde hala yazılmamış cümleler" var yerine "zihnimde hala söylenmemiş cümleler var"  şeklinde bir yazı kaleme almışım. Yazı sona erdiğinde anladım hatamı. Sonra da hemen hemen aynı kapıya çıkıyorlar, deyip bu haliyle sizinle paylaşmaya karar verdim, sayın editörümün ve Erhan Çakırlar'ın affına sığınarak. 

ZİHNİMDE HALA SÖYLENMEMİŞ CÜMLELER VAR

Söylenmemiş cümlelerin kesif kıvamı bir toz bulutu misali sarmış göğü. İnsanların içinde tuttuğu duyguların önemli bir kısmı bir konuşma balonunun içerisine hapsedilmiş sanki. Orada öylece duruyorlar. Cümlelerin kimisi asla söylenmemesi gerekenler. Kimisi tetikte durmuş uygun zemin ve zamanı bekliyor. Kimileri bir öfke anında istemsizce kusuluyor, kimileri sızıntı yapıyor, kimileri kâğıda dökülmeyi bekliyor, kimileri ise yanlışlıkla sarf edilenler. 

İsyan cümleleri, yalan sözler, ima edilenler, veda sözcükleri, gerçekleşmeyecek vaatler, emir kipleri, alay ifadeleri de var. Ancak bunlar bir mermi kadar çevik. Mütemadiyen delip geçiyorlar konuşma balonunu ve dökülüveriyorlar orta yere. Oysa esaretine son verilmesi gerekenler; sevgi, saygı, bağlılık cümleleri, teşekkür, özür, hoşgörü ifadeleri, birlik-beraberlik, dayanışma, eşitlik, adalet, kardeşlik söylemleri olmalıydı.

Kafamızın içinde, nerede duracağını çok fazla kestiremeyen, rüzgâra doğru yön değiştiren omurgasız, ham cümlelerimiz de var bizim. Onlar doğaya saçılmadan kendilerini imha edebilse keşke ve böylece mutluluğu, barışı, insanlığı anlatan cümlelere daha çok yer açılsa. Yeryüzünün her bir köşesine güzel tümceler ılık nefesler eşliğinde üflense ve herkes bu sözcüklerden ihtiyaç duyduğunu alıp onları içinde çoğaltıp, büyütebilse. Cümle kümecikleri içinden, ayıklanıp atılabilse sert ifadeler, yumuşak ve nazik olanlara zarar vermesin diye. Kelime kırıkları toplansa yerden, tek bir harf bile zayi olmasa,  hiçbir can yanmasa. Akıl süzgecinden geçmeden, gönül hanesinde demlenmeden sarf edilmese laflar ulu-orta.

Dilek ve dua cümleleri olsa ayrıca. Gözyaşı ve yakarışla yıkanmış olanlar semaya bırakılsa usulca. Henüz konuşmayı öğrenmemiş masum ve muhtaç bir çocuğun bakışları kadar etkili ve pür-ü pak bir biçimde anlatılabilse prangalı sözcükler, bakış okumayı bilenlere.

Yüksüz, maskesiz, riyasız, içten, aydınlık ifadelere duyulan özlem sona erse. Güzellikler dökülse dudaklarımızdan, bunlar kuşatsa evreni, çepeçevre sarsa. İyi niyetli, yapıcı, çözümcül cümleler bir adım öne çıksa. Şifalı kelamlar merhem olsa yaralarımıza. 

Ya da,   ya da sonsuza dek susulsa.....  

3 Şubat 2019 Pazar

TANIŞTIĞIMIZA MEMNUN OLMADIM

Şubat 03, 2019 78 Comments
Merhabalaaaarrr,

Bu aralar herkes mim okuma, mim yazma telaşında. Benim pre-yaşlılık sürecimle ilgili ön tespitlerim belki biraz içinizi bayabilir, nereden çıktı şimdi bu yaşlılık mevzusu, ne güzel, genç genç takılıyorduk da denebilir. Ama ben yine de şu aralar kendimle ilgili gözlemlerimi sizlerle paylaşmadan edemedim. Kesintisiz 28 günlük mim yazıları ile meydan okuyamasam da  kendi pre-yaşlılığıma meydan okuma zamanımın geldiğine dair ciddi delillerim, var çünkü elimde.

"Hangi deliller? diyeceksiniz şimdi.

 İşte aşağıda sıralıyorum madde madde:

1. Artık Türk Sanat Müziği dinlemekle kalmıyor, üstüne bir de müdavimi olduğum koroda fasıl da söylüyorum.

2. Pop müziği, yıllarca yüksek sesle dinlemeyi tercih etmişken şimdilerde en fazla üçüncü şarkıda sesi kısma ihtiyacı duyuyorum. Televizyondan yükselen volüm normal frekansımın üzerine milim çıksa rahatsız oluyorum.

3. Yıllarca  aynı kiloda (± 2) çok da fazla zorlanmadan kalabilen ben,  bir beden büyümüş anatomimle tanışıp, anlaşmaya çalışıyor, arkadaşlarımın "sana yakışan kiloya ancak kavuştun" sözlerine aşırı itibar ediyorum.

4. Şeker ayarını,   pişirenin eşik değerine terk ederek içtiğim Türk kahvesini artık daha sık içiyorum. (Üstelik sadeeeeeee)

5. Eskiden sıkıcı bulduğum kadın günlerinin modernize edilmiş konseptli versiyonlarına uzun zamandır gönüllü katılım sağlıyorum.

6. Bakım kremlerine daha çok başvuruyorum.

7. Kaz ayaklarına yüz yogasının iyi geldiğini yaptığım derin araştırmalar sonrası öğrenmiş bulunuyorum.

7. Estetik operasyonları kınayanları şiddetle kınıyorum.

8. Topuklu ayakkabılarla sükse yapmak yerine tercihimi, konforuma katkı sağlayan seçeneklerden yana kullanıyorum.

8. Tatlı kuzumun matematik ödevlerini alzehimer ile mücadele egsersizi olarak algılıyorum.

9. Yakın gözlüğü takmaya başladığımı kafama takmamaya çalışıyorum.

10. Yer çekiminden bahsetmiyorum bile.

11. Son olarak  çarşı, pazardaki değerli esnaf kardeşlerim sizlere sesleniyorum; her zaman ablanızdım, her zaman kardeşinizdim,  bacınızdım ne ara teyzeniz oldum, ne zaman yengeniz oldum Allasen bi  deyiverin hele.

Henüz gözlük gözümdeyken evde gözlük aramaya başlamadım, Heidi'nin hiç haz etmediği Bayan Rotenmayer gibi gözlüğüme ip takmadım,  misafirliğe giderken terlik götürme aşamasına gelmedim, hava raporuna göre giyinip tedbirli çıkmayı denemedim ama nankör yıllar bize bunları da yaptıracak mirim.  Görün de bakın azizim.


Yaşlanmak, pre-yaşlı, bakım kremi, kaz ayağı, estetik, alzehimer, egzersiz

31 Ocak 2019 Perşembe

GÖKYÜZÜ SÜRPRİZLERLE DOLU

Ocak 31, 2019 49 Comments

Merhaba blogcanlar; tatilimiz hemencecik bitiverdi. Üç gün evvel evimize intikal ettik. Yalnız dönüş sırasında uçağımız biraz sarsıldı. Yer yer türbülansa girdik. Bizim tatlı kuzu “anne altımız boşalıyor, baba içimiz çekiliyor” deyip deyip dursa da biz sanki hiç heyecanlanmıyormuş gibi duymazdan gelip her şey yolundaymış gibi yapmaya devam ettik. Neyse ki bu hal çok sürmedi ve kısa zaman sonra olağan akışa teslim olduk. O sırada elimi önümdeki koltuk cebine daldırarak Anadolu Jet/Magazin dergisinin Ocak 2019 sayısını karıştırmaya başladım.  Orada okuduğum ilginç bir haber dikkatimi çekti ve bundan sizlere de bahsetmek istedim.

 “Türk Hava Yolları Uçağında Doğum” başlıklı bu haberde, seyir halindeki bir uçakta gerçekleşmesi oldukça düşük bir ihtimal olan bir doğum hadisesi anlatılıyordu. Aslında uçak ve gemi seyahatlerinde çok sık olmasa da rastlanabilen bu tür olaylar deniz ya da hava yolu mürettebatının profesyonel yaklaşımları sayesinde çok iyi yönetiliyor.

Habere göre, geçtiğimiz Aralık ayında THY’nın Kinşasa-Librevil-İstanbul uçağına binen Demokratik Kongo Cumhuriyeti uyruklu bir aile bebeklerine uçakta kavuşmuşlar. Musuamba Michoukayembe'nin doğum sancıları kalkıştan yaklaşık 3 saat kadar sonra, uçak Nijer hava sahası üzerindeyken başlamış. İlk müdahaleyi Doktor olan eşi Kayoka Renemukadi yapmış. Kabin ekibi, doğumun başlaması üzerine uçağın arka tarafını izole ederek hazırlıklara başlamış. Uçak 13 bin metre irtifadayken bebek, dünyaya gözlerini 145. yolcu olarak açmış.
Bakımı yapılan bebeğe Benel ismi verilmiş. Uçağın kaptan pilotu, bebeğin ve annenin sağlık durumunun iyi olması üzerine uçuşa devam etme kararı almış. Böylece uçağın yeni yolcusu, doğumdan sonra 4 saat süren ilk yolculuğunu da tamamlamış. Uçak Atatürk Havalimanı'na indikten sonra aile ve bebekleri sağlık ekiplerinin refakatinde ambulansa bindirilerek Yeşilköy'de bulunan bir hastaneye götürülmüş. Böylece Kinşasa'dan 144 yolcuyla havalanan uçak, İstanbul'a 145 yolcuyla inmiş, sevgili okurlar.

Gökyüzünde doğuran, eşini semada doğurtan, göğe karşı doğan,  o uçağı kullanan pilotundan hostesine, hostundan yolcusuna, bu haberi okuyan, fısıldayan, yazan, duyan, duyuran velhasıl aynı anda birçok kişiye farklı duygular yaşatan bu mucizevi an bende de farklı duygular uyandırdı. Seyahat boyunca kendimi, bu olayla ilintili insanların yerine tek tek koyup empati yaptım. Neler mi düşündüm?

Öncelikle bir kadın olarak "insanın her an doktoruyla gezmesi büyük bir lüks" dedim.

Gökyüzünde doğan bir bebek olsaydım büyüdüğümde bunun havasını her yerde atar, astroloji bilimine yeni açılımlar getirdiğimi söylerdim.

Uçakta doğurtan doktor baba olsam "iyi ki bu mesleği seçmişim" derdim.

Pilot olsam bunu haber yapan dergiye Clark Gable bakışlı bir fotoğrafımı koydurturdum.

Hostes ya da host olsam “uçakta ilginç olaylarla karşılaşıyor musunuz?” diye soranlara anlatacağım ilk anı bu olurdu.

Yolcu olsam doğum başarı ile gerçekleşir inşallah diye dua ederdim. İçimden de komutlar verirdim; “Nefes al nefes ver, nefes al nefes ver” Ya da tetikte “en yakın hastaneye iniş yapacağız” anonsu bekler, “eyvah toplantıya geç kalacağım” diye endişe de duyabilirdim. 

Bloger olsam "bu haberi derhal blogumda  paylaşmalıyım" derdim😇

Ya siz ne düşünürdünüz🤔?

21 Ocak 2019 Pazartesi

İYİ TATİLLER

Ocak 21, 2019 31 Comments

Merhabalar,

Malumunuz sömestr tatili başladı. Biz de kuzumuzu alıp biraz da babaannelerde melesin, biraz da oralarda tepişsin diye şehir dışına (deplasmana) gidiyoruz :))

Çocukken sabırla beklediğimiz karne gününü, karne hediyesini ve yarı yıl tatilli heyecanını şimdi ancak evlatlarımızın coşkusunu izleyerek yaşıyoruz öyle değil mi?

Aile büyüklerini ziyaret etmek, aile üyelerimizle özlem gidermek, işe yetişme telaşı olmadan birilikte keyifli ve uzun sabah kahvaltıları yapmak, gün içinde farklı etkinlikler planlamak da biz yetişkinlerin karne hediyesi olsun o zaman deyip harekete geçtik. Yarın sabah yolcuyuz.

Bu kadar sözü niye mi yazdım. Kısa bir süreliğine güzel yazılarınızdan biraz mahrum kalacağım. Niye uğramadı acep, niye yorum atmadı ki diye aklından geçirecek olanlar varsa eğer haber vereyim, ön alayım dedim.

Şimdi valizlerimizi hazırlamak üzere müsadenizi istiyorum. Beni özleyin anacığım.

İyi tatilllerrrrrrrr  :))



15 Ocak 2019 Salı

YÜREKTEN İSTEMEK / ÖYKÜ

Ocak 15, 2019 87 Comments
Üç beş kuruş bozuk para bulma ihtimali ile pantolonunun ceplerini dışarı doğru sarkıttığında irileşmiş kara gözleri ile kendisine doğru bakan evladının ümitlerini boşa çıkarmayı hiç istemezdi. Ama her zamanki gibi cep delik, cepken delikti işte. Koca İstanbul kanını, iliğini sömürmeye acımasızca devam ediyordu. Çocuğunun karşısındaki acizliğine ve o andaki çaresizliğine isyan edesi geldi. Kendini derhal toparladı ve diz çökerek yavrusunun göz hizasına indi; “Sen şimdi derslerini çalış ve güzel güzel uyu. Defterini yarın sabah okul çantanın içinde bulacaksın” dedi. Kuzusu usulca yanından uzaklaşırken “Daha fazla çalışmalıyım” diye geçirdi içinden. İnşaat ustalığı ve lokanta bulaşıkçılığından kazandığı para beş kişilik ailesini geçindirmeye yetmiyordu ne yazık ki. Üçüncü bir işe daha ihtiyacı vardı.
Aylardır ödenemeyen veresiye defterinin yarattığı sıkıntı küçük oğlunun çizgili okul defteri ihtiyacının yanında ufacık kalmıştı. O an aklına palyaçoluk yapan arkadaşı Akif geldi. Yapacağı ek işi bulmuştu. Oldum olası çocukları çok severdi. Onları eğlendirirken kendisi daha çok eğlenirdi. Fakirlik terbiye etmeseydi bir düzine çocuğum olurdu diye düşünürdü hep. Hemen Akif’i aradı. O akşam katılacakları doğum günü partisi için arkadaşının yedek kostümünü giyindi ve birlikte verilen adrese gittiler.  
Pasta ve meşrubatlarla süslenmiş dikdörtgen masanın etrafı bir düzine çocuk tarafından kuşatılmıştı. İçeriye girdiklerinde masayı bir anda terk edip kendilerine doğru koşturan çocukları ev sahibesi zorla yatıştırdı. Onları, yan odada yere serdiği renkli minderlere yerleştirip sakinleştirmeye çalıştı. O sırada minderlere kendi çocuklarını ve kendi çocukluğunu oturtmakla meşgul olan Cemal’i kapıldığı hülyadan uyandırma görevi Akif’e düşmüştü. Arkadaşının ilk işinde çuvallaması istediği en son şeydi. Gerçi doğaları gülmeye kodlanmış çocuklara çok özel bir hüner sergilemeye gerek yoktu. Suratlarının ortasında tenis topu gibi duran ve üzerine bastırıldığında bip, bip diye sesler çıkaran kırmızı burunlarını her bir çocuğa dokundurtmak bile mutlu olmalarına yetmişti. Daha sonra ucuna sevgi bulaştırdıkları yumuşak tüylü boya fırçalarını masum tuvaller üzerinde gezdirip tavşanlar, kedicikler ve sincaplar yaptılar ve onları şen kahkahalar eşliğinde evin içine saldılar. Fıkralar, bilmeceler, pandomimler derken zaman doldu, parti sona erdi. Minik misafirleri kapıdan uğurlarken doğum gününe koca koca hediye paketleri ile gelen çocuklar için ev sahibesi de bir sürpriz hazırlamıştı. Kendi elleriyle süslediği hediye paketlerini birer birer dağıtmaya başladı. Gelemeyen iki çocuğun paketini de Cemal ve Akif’e verdi. Paketi açtıklarında çizgili ve kareli birkaç defter, birkaç kalem, silgi, renkli çıkartmalar ve renkli boya kalemleri gördüler. Çocukların gülen yüzlerine Cemal’in boyalı suratını ıslatan sevinç gözyaşları eşlik etti. 
Eve gittiğinde paketin içindeki her şeyi yavrusunun okul çantasına özenle yerleştirdi Cemal. Sonra mışıl mışıl uyuyan çocuğunun başını okşayıp alnına bir öpücük kondurdu. Yüklü bahşişi ile cebine bırakılan zarfı açtığında paranın bir kısmı ile mahalle dükkânın borcunu ödemeyi kalan kısmı ile de diğer zaruri ihtiyaçları karşılamayı planladı. Beş saatlik bir uyku için yatmaya doğru giderken bir yandan da en son neyi bu kadar yürekten istediğini hatırlamaya çalışıyordu. Başını yastığa koyduğunda helalinden kazanmanın verdiği gönül rahatlığı ile renkli rüyalara daldı. 

En son neyi yürekten dilemiştiniz acaba? Umarım gerçekleşmiştir. Sevgi ve selamlarımla :))


Not: Her hakkı saklıdır.

8 Ocak 2019 Salı

BİRAZ DA BİLİM TEKNOLOJİ

Ocak 08, 2019 57 Comments
Türkiye’nin haftalık bilim, teknoloji ve kültür dergisi “Herkese Bilim Teknoloji” nin 28 Aralık tarihli kitapçığından öykünerek hazırladığım bu içerikte, hızla ilerleyen teknolojinin yakın zamanda bizlere daha ne gibi imkânlar sunacağına ya da bizleri daha ne kadar tedirgin edeceğine dair bir yazı kaleme aldım sizler için. 
Malumunuz, 2018 yılı yapay zekânın öne çıktığı bir yıldı, bundan sonraki yıllarda da bu tip araştırmaların giderek ivme kazanacağı düşünülmekte. Makineler daha işlevsel ve daha zeki bir hale gelmeye başladıkça insanların işsiz kalma sendromlarının da bu oluşuma eşlik edeceği tahmin ediliyor.
Eğitimcilerin pek çoğu bugün anaokuluna başlayan öğrencilerin yarın üniversiteyi bitirdiklerinde şimdiki mesleklerin %60'ı ile hiç karşılaşmayacaklarını söylüyor. Hatta bugünkü yaşam biçimimizin de yirmi yıl sonraki ile aynı olmayacağı öngörülüyor. Bütün bu hızlı değişim, dönüşümde bilişim teknolojilerinin yeri yadsınamayacak kadar büyük ve bizim bu duruma öğrencisi, sivili, genci, yaşlısı top yekün intibak etemiz gerekiyor. 
Üstün teknolojinin yakın zamanda sunacağı hizmetleri örneklendirmek için sanırım biraz “Artırılmış Gerçeklik” kavramı üzerinde durmak gerek.
-Artırılmış Gerçeklik (AR):
AR: Gerçek zamanda bilgisayar tarafından üretilen bilgilerin gerçek dünya üzerine yerleştirilmesi olarak tanımlanıyor. Bu iş için bir AR yazılımı ve bir kamera gerekiyor. Yani bir akıllı telefon, bir tablet ve yanı sıra bir kulaklık veya akıllı gözlük gibi cihazlar gerekiyor. Sisteme yüklü program, gelen video akışını analiz ediyor, sahneye ilişkin bilgileri indiriyor ve bunlar üst üste bindiriyor. Böylece bu teknoloji bizi kurgusal ve yalıtılmış bir evrene taşımış oluyor. Bu teknoloji sayesinde cerrahlar, mimarlar veya tasarımcılar, bir şeyi oluşturmadan veya müdahale etmeden önce neye benzeyeceğini görebiliyorlar. Örneğin, henüz inşa edilmemiş bir binanın tasarımını mükemmelleştirilmek mümkün olabiliyor. İnsanlar oturduğu yerden başka bir ülkenin sokaklarında dolaşabiliyor, tıp öğrencileri sanal bira hastaya ameliyat yapabiliyor.
Bugün yaklaşık 1,5 milyar dolar değerinde olan AR’nin pazar payının 2020'ye kadar 100 milyar dolara ulaşacağı belirtiliyor.
İlginizi çekeceğini düşündüğüm bir başka konu; Laboratuvarda üretilen et:
Şu anda 7.4 milyar civarında olduğu tahmin edilen dünya nüfusunun 2050 yılında 10 milyarı bulması bekleniyor. Hal böyle iken yeterli ve güvenilir gıdaya erişim de önem kazanıyor. Bilim insanları sürdürülebilir bir gıda sistemi kurmak için laboratuvarlarda et üretmeye başlamışlar bile. ABD’den İsrail’e kadar birçok ülkede; tavuk, et ve deniz ürünlerinin laboratuvar ortamında kök hücreden elde edilmesine yönelik çalışmalar son sürat devam ediyor. Fiyatı ve tadı ile ilgili kaygılar bertaraf edildikten sonra bu etin gerçek et ile rekabet edebilecek bir hale gelececeği öngörülüyor.
Ölümsüzlüğe atılan en önemli adım: Yaşlılığı durdurmak
Günümüz teknolojileri ile yaşlanma hızını yavaşlatma hatta durdurmanın yolları en çok araştırılan konulardan bir diğeri. Bilimsel araştırmalar devam ededursun bunun için en basit yol aslında bildiğimiz yolmuş. Yani Beyda’nın şimdilerde yapmaya çalıştığı şey. Kalori kısıtlaması yaptıran diyetler. Laboratuvar ortamında yapılan çalışmalar, kalori kısıtlamalı diyet uygulanan denek hayvanlarının, alışılagelen beslenme alışkanlıklarını sürdürenlere göre %65’e kadar daha uzun süre yaşadığını göstermiş. "Kısa ama lezzetli bir hayatım olsun" derseniz o da sizin tercihiniz elbette. 
Son yıllarda ileri teknoloji adına gerçekleştirilmiş olan, araştırılmakta olan, yakın zamanda hizmete girecek olan o kadar çok şey var ki, sayfalara sığmaz. Doz aşımına uğratmayayım diye yazımı burada sonlandırıyorum. Beğeni eşiğinize göre devam edebiliriz.
Hepinize sonsuz sevgi ve selamlarımla :))