13 Nisan 2021 Salı

TUNA NEHRİ - ÖYKÜ

TUNA NEHRİ ÖYKÜSÜ

Merhabalar,

Anne Bebek Dergisi'ndeki Tuna Nehri isimli öykümü paylaşma sözü vermiştim ya hani size. Bugün onu hazırlayayım istedim. 

Bu yazı, çocukluğun nasıl bir his olduğunu zaman zaman unutan biz yetişkinlere küçük bir hatırlatma mahiyetinde. Ayrıca metindeki etkinliği çocuklarınıza, torunlarınıza uygulayıp eğlenceli bir etkileşime dönüştürebilir, belki dönütleri de burada bizimle paylaşırsınız.

Her ay düzenli olarak çıkan dergiyi; Turkcell Dergilik, dMags ve Dijitalbasın" platformları üzerinden indirip sevgili blogdaşımız Sevil'imizin (Düş Tasarımcısı) paylaşımlarına ve faydalı, pek çok bilgiye ulaşabilirsiniz.

 İyi okumalar, hayırlı ramazanlar diliyorum hepinize.

 Yıldızlı Sevgilerimle…

TUNA NEHRİ

Merhaba. Benim adım Tuna. Henüz ilköğretim öğrencisiyim. Okulumu, öğretmenlerimi, arkadaşlarımı çok seviyorum. Ödevlerimi hiç ihmal etmiyorum ve genellikle kendim yapıyorum. Zorlandığımda annemden, babamdan, bazen de ablam Nehir’den yardım alıyorum. “Ablamla ismimizdeki uyum mu?” Evet, doğru bildiniz, bizimkiler Tuna Nehri kıyısında tanışmışlar.

Bugünkü ödevim her zamankinden biraz daha farklı. Zor değil, ama kolay da değil, ayrıca anne ve babamın yardımını almadan yapmam gerekiyor. Biliyorum ödevimin ne olduğunu merak ettiniz. O halde öğretmenimin dediklerine kulak vermeye ne dersiniz?

- Biliyor musunuz çocuklar, yetişkinler zaman içinde çocukluğun nasıl bir şey olduğunu unutabiliyorlar. Bazen onlara bu güzel hissi hatırlatmak gerekiyor. O yüzden de sizden anne, babalarınıza, aile büyüklerinize bir mektup yazmanızı rica ediyorum. Onlara bir çocuk, bir evlat olarak söylemek istediklerinizi, hoşunuza giden, sizi sevindiren, sizi üzen, sizi kaygılandıran şeylerin neler olduğunu, onlardan nasıl bir yaklaşım beklediğinizi içinizden geldiği gibi anlatmanızı istiyorum.

Bunun üzerine ‘anne babama neler söylemek isterim’ diye düşünmeye başladım. Aklıma pek çok şey geldi. Ama bunları kâğıda düzgünce nasıl aktarabileceğimden emin değildim. O yüzden de yaşı itibarıyla ergenlikle çocukluk arasında kalan, aslına bakarsanız benden biraz daha karmaşık bir süreç yaşayan Nehir ablamın yardımına başvurdum. Ne de olsa benim geçtiğim yollardan geçmişti ve ifade yeteneği benden çok daha iyiydi. Henüz kullanmadığım ajandamı ona hediye edeceğimi söyleyince ödevime yardım etme konusunda hemen ikna oldu. Birlikte iyi bir ekip olduk. Ben ona aklımdakileri gelişi güzel aktarırken o da elinde kalemiyle dediklerimi misinaya inci dizer gibi tane tane sıralıyor, daha anlaşılır bir hale getiriyordu. “İşe teşekkür cümleleri ile başlamalıyız abla” dediğimde, nezaketime hayretle baktı. Onun bu şaşkınlığı karşısında “Sanırım ablama karşı biraz daha centilmen tavırlar sergilemeliyim” diye düşündüm.

Canım annem, canım babam, bu size yazdığım ilk uzun mektup. Daha önce “Anneciğim mısır patlatır mısın? Birlikte kurabiye yapabilir miyiz? Babacığım arabacılık oynayabilir miyiz? Bu gece sizin yatakta uyuyabilir miyim?” gibi kâğıttan uçağımın içine yazıp size doğru uçurduğum, uzaktan kumandalı arabaya yapıştırıp üzerinize üzerinize sürdüğüm, her yerini kalplerle doldurduğum pek çok kısa mesajım oldu. Ama bu kez durum farklı, bu size yazdığım ilk özel, ilk uzun mektup. Umarım hislerimi anlar, bana hak verirsiniz. Evet, sanırım hak verirsiniz. Hatta bence annem bu mektubu çerçeveletip duvara bile asabilir.

Öncelikle sizi ne kadar çok sevdiğimi bilmenizi istiyorum. Sizin de beni çok sevdiğinizi biliyorum. Yeri gelmişken etrafımızdaki pek çok yetişkinin “En çok kimi seviyorsun? Anneni mi babanı mı?” diye sormalarına bir türlü anlam veremediğimi belirtmek istiyorum. “Böyle bir ayrım yapmalı mıyım?” diye kafam karışıyor. Oysaki benim sevgim eşit ve herkese yetecek kadar çok.

Anneciğim ve babacığım, bazen duygularımı açık bir şekilde ifade edemediğimin farkındayım. İçimden çok şey söylemek geçse de; tırt bir (kırk bir), tırt iki, tırt üç diye saydığım günler çok gerilerde kalsa da kelime dağarcığım, ifade yeteneğim henüz yeterince gelişmedi. “Kelimelerin yetmediği yerde anlatmak istediklerimi gözlerimle, mimiklerimle, bazen de hırçın tavırlarımla gösteriyorum. Dolayısıyla da zaman zaman yanlış anlaşılıyorum. Bu konuda bana biraz daha yardımcı olmanızı, bana biraz daha sabır, anlayış göstermenizi bekliyorum. 

Benim çocuk kalbim çok ürkek, çok kırılgan. Yükselen seslerden irkiliyorum. Ortada tartışılan bir problem varsa eğer onun tek sebebi kendimmişim gibi hissediyorum. Benim dışımda olan ve çözüme kavuşması gereken konuları kendi aranızda halledebileceğinizi düşünüyorum. Örneğin ben ablamın bütün kodlarını çözdüm. Onun neye kızıp neye sevineceğini biliyorum. Eşyalarına izinsiz dokunmadığım sürece, kedisi Akmam’a gösterdiği sevginin daha fazlasını benden esirgemediği sürece aramızda pek problem çıkmıyor. Bu arada bana almaya söz verdiğiniz papağanı alacağınız günü iple çekiyorum. Bunun için koştuğunuz tek şartı da kabul ediyorum. Söz, adı "Diyor" olacak. Böylece o çok sevdiğiniz "Tuna nehri akmam diyor" türküsünün ilk dizesi, biz aile bireylerinin katkılarıyla harfiyen tamamlanacak.

Meğer size söyleyemem gereken ne çok şey biriktirmişim içimde. Mesela; siz arkadaşlarınızla sohbet ederken ısrarla “dersin başına oturmamı” söylediğinizde ders bana ‘yük’ gibi geliyor; “kitap oku” deyip kendiniz dakikalarca cep telefonlarınızla meşgul olduğunuzda kitap okumak bana ‘ceza’ gibi geliyor. “Hadi yat, uyu bakalım” deyip de kendiniz televizyon başında dakikalarca oturduğunuzda beni uyku tutmuyor. Bu konuların aylık olağan aile toplantımızda ele alınmasını öneriyorum. Toplantıda tartışılmasını istediğim bir diğer konu ise evimizin düzeni ile ilgili: Evimiz sürekli derli toplu olmasa, arada bir dağılsa, oyuncaklarım yerlere saçılsa hatta bazen bozulsa, kazara düşüp kırılsa çok fazla önemsememenizi istiyorum. Zaman zaman da olsa dağınıklığın içerisindeki özgürlüğü, düzenin içindeki disipline tercih edebiliriz diye düşünüyorum. Sanırım ablam ve kedimiz Akmam da benimle aynı fikirde.

Beni sevdiğinizi biliyorum. Sarılıyorsunuz, şefkat gösteriyorsunuz. Bana sevgiyle bakıyorsunuz. Ama ben bununla yetinmek istemiyorum. Beni sevdiğinizi ılık nefesinizden, güven veren sesinizden duymak, özümde hissetmek istiyorum. Keşke bana, beni sevdiğinizi daha sık söyleseniz. Tıpkı sizin de gıptayla izlediğiniz filmlerin, kendinizi özdeşleştirdiğiniz başkarakterlerin ağzından her zaman duymak istediğiniz gibi…

Bazen her öğrettiğinizi sizin kadar mükemmel yapamıyor olabilirim. Size hissettirmesem de bu durum bana kendimi kötü hissettiriyor. Evet, arkamda gözüm yok ama önümde delil çok. Keşke katladığım kıyafetlerimi, topladığım yatağımı, rafa sıraladığım kitaplarımı gizlice düzeltmeseniz, temizlemek gailesi ile kanepenin altına ittirdiğim kırıntıları birkaç seferliğine de olsa görmezden gelseniz.

Bu arada size bazı sorularım, bazı tekliflerim olacak: 

Sohbetlerimizi; uyulması gereken kurallar, yapılması gereken işler, hatırlatılması gereken ödevlerle sınırlamamaya, kavga etmişsem nasihate başlamadan önce beni dinlemeye, benimle birlikte ara ara çocukluğunuza dönmeye ne dersiniz? Özüm karanfil çiçeği ise beni çiğdem bitkisine dönüştürmemeye, baskıyla değil sevgiyle muamele etmeye, berrak bir su gibi akıp coşmama, gürül gürül çağıldamama izin verir misiniz? Ön-ergen triplerimle baş etmeye, değişen dönüşen, devinen duygularıma saygı duyup sabır göstermeye hazır mısınız? Yeteneklerimi keşfetmeme, bilmediklerimi kendi deneyimlerimle öğrenmeme, sizin değil kendi hayallerimin peşinden gitmeme, zaman zaman hata yapmama, zaman zaman da icat çıkarmama müsaade eder misiniz? Yadırgamadan, yargılamadan gizemli yolculuğuma, uçsuz bucaksız hayal dünyama, umut dolu yarınlarıma, sevgi ve şefkatle eşlik etmeye, beni sonsuza dek koşulsuzca sevmeye söz  verir misiniz? Kim bilir belki benim de size öğretecek bir şeylerim vardır güzel ailem ha, ne dersiniz?

DEVAMI »

8 Nisan 2021 Perşembe

KİTAP YORUMU - KEFEN GİYMİŞ KALE

 

KİTAP

Herkese Merhaba

Ateş Yayınları’nın kıymetli yazarlarından Sayın Yılmaz Ali’nin, usta kaleminden dökülen “Kefen Giymiş Kale” kitabı, adıma imzalı olarak gelmiş nadide bir eserdir. 

Etkilenerek zaman zaman da gözyaşı dökerek okuduğum kitapla ilgili söylenecek o kadar söz var ki nereden başlayacağımı bilemiyorum. Hani sinemada güzel bir film izlersiniz, film sona erer, jenerik akar, salon boşalır ve siz koltuğunuzda çakılı kalırsınız ya, işte okumam bittiğinde ben de bir süre elimde kitap, ruhumda minnet duygusuyla öylece kalakaldım. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını, Azap Osman’ı, Karayılan’ı, Tüfekçi Yusuf’u, Şahin Bey’i ve kitapta adı geçen daha pek çok isimsiz kahramanı büyük bir saygı, şükran ve rahmetle andım.

Yılmaz Bey bu çalışmasıyla daha önce de büyük beğeniyle okuduğum diğer iki kitabının (ben Soffie, Hanan Bey) daha da fevkinde bir performans sergilemiş, derin tarihi araştırmalara, bilgilere, belgelere dayanan eşsiz bir eser ortaya koymuştur. Gazianteplilere, vatan uğruna canını, kanını feda eden bütün Mehmetçiklere, cephenin önünde, arkasında çarpışan kadın-erkek bütün neferlere, gazilere vefa borcunu ödemeye çalışmış ve bence bunu başarmıştır. “Aziz Antep toprağının bir mensubu olarak atalarımın yapmaktan yazmaya fırsat bulamadığı tarihi, dilimin döndüğünce gönlünüzün yüceliğine sunuyorum,” derken de yazar, bu halis niyetini okuyucularıyla samimi bir şekilde paylaşmaktadır.

Kitap bakırcı çırağı Bahri’nin dilinden büyük bir ustalıkla ve akıcılıkla anlatılmıştır. Bahri’nin, Gaziantep’e gelen Halaskar Gazi Mustafa Kemal’i görmek ve çocuklarına uzaktan da olsa gösterebilmek için gösterdiği büyük gayreti ve onca kalabalığın içinde Gazi’nin, Bahri ve çocuklarıyla göz göze geldiği o büyülü anı yoğun bir hissiyatla okudum. Kitabın sonunda yer alan ve birisi yazara ait olan iki güzel şiirle de kitaba veda ettim. 

Ülkeyi emanet edeceğimiz gençlerin, yeni nesillerin; bağımsızlık ülkümüzü, kahraman ecdadımızın destansı mücadelesini bilmesi ve gereken hürmeti göstermesi gerektiğine inanan biri olarak şunu belirtmeliyim ki ‘Kefen Giymiş Kale’; kavrayacak yaşa geldiğinde çocuğuma okutacağım eserlerin başında gelecek bir kitaptır. 

Okumanızı şiddetle tavsiye ediyor ve arka kapak alıntıları ile sizi baş başa bırakıyorum.

Yıldızlı Sevgilerimle…


ALINTILAR

Uğruna en ağır bedelleri ödediğimiz hürriyet, ezelden beri milletimizin kırmızı çizgisi olmuştur.

Tarihin o en orantısız ve adaletsiz savaşında; Antep halkı hürriyeti uğruna, yeri geldiğinde cephede asker, hastanede doktor, mutfakta aşçı ve fabrikada işçi olmuştu. İşgalci Fransızlar, her seferinde karşılarına kefenlerini boyunlarına asmış, ölümü selamlayan Anteplileri görünce neye uğradıklarını şaşırıyorlardı.

Bu kitapta, iki asırdan uzun süren geriye çekilişimizi, sürgünleri ve tecavüzleri bertaraf eden; halkını uçurumun kenarından alıp dünyaya meydan okuyan Gazi Mustafa Kemal'in, Antep savunmasının perde arkasında kalmış katkısına tanıklık edeceksiniz.

 


DEVAMI »

5 Nisan 2021 Pazartesi

DÜŞ TASARIMCISI BU KEZ BENİM DÜŞÜMDEYDİ

 

ANNE BEBEK DERGİSİ SİBEL YILDIZ KÖŞE YAZARI


Herkese Merhabalar,

Yaklaşık üç buçuk yıldır blog dünyasındayım. Öncelikle, bu düzeyli, aynı zamanda da samimi ortamda kendimi aile üyeleri arasında gibi hissettiğimi belirtmeliyim. Burada karşılıklı olarak duygularımızı, duyurularımızı, seçkilerimizi, kitaplarımızı, ülkeyi, günceli, modayı yanı sıra sevinçlerimizi, sıkıntılarımızı ve daha pek çok şeyi paylaşmakta ve yorumlamaktayız. 

Etkileşimlerimiz sırasında içerik kaçırdığımız çok olsa da genel olarak birbirimize hep güç verdik, kol kanat gerdik. Yüz yüze tanışmadan, karşılıklı konuşmadan sadece kelime taşları ile köprüler kurup güzel amaçlar etrafında birleştik. Davetim üzerine geliri kimsesiz çocuklarımıza bağışlanmakta olan Solmayan Ümit kitabı vesilesi ile harika bir dayanışma örneği sergiledik. Şimdilerde ise sevgili Tülin’in (Bulut Gölgesi) yaklaşan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda lösemili çocukları mutlu etmek için organize ettiği hayır işine kenetlenmiş durumdayız.

Blog sayesinde edindiğim bunca güzel arkadaşa, bunca güzel etkileşime ilaveten zaman zaman ihmal etsem de bu ortamdan asla kopmayarak bir düşümü daha gerçekleştirdim. Kiminle mi? İsmiyle müsemma Düş Tasarımcısı bloğunun sahibi, birçoğunuzun tanıdığı ve sevdiği sevgili Sevil Çevirgen ile… 

DÜŞ TASARIMCISI SEVİL ÇEVİRGEN

Bildiğiniz gibi Sevil anneliğinin yanı sıra usta bir fotoğraf sanatçısı, Hayalci Cüce kitabının yazarı, Anne Bebek dergisinde köşe yazarı… Kısacası on parmağında on sanatsal marifeti olan nadide bir insan. 

Düş tasarımcısı düşüme nasıl yön verdi diye merak ediyorsanız yazdıklarımı okumaya devam edin lütfen :))  

Yazı yazma ile haşır neşir kişilerin pek çoğunda gözlemlediğim gibi ‘köşe yazarlığı’ düşüncesi epeydir benim de hayallerimi süslemekteydi. Ama hangi mecrada, ne zaman, nasıl olur pek bir fikrim yoktu. Sevgili Sevil’in Anne Bebek dergisindeki paylaşımlarını büyük bir beğeni ile okuyor, zaman zaman da dergiyi takip ediyordum. Bu derginin, kendi kumaşıma uygun içerikler üretebileceğim harika bir platform olduğunu idrak etmem fazla uzun sürmedi.

Sevilciğim ile blog takipleşmesinin yanı sıra yayınevi arayışları süreçlerimizde birkaç kez telefonda konuşmuştuk. Sosyal medyadan da takipleşiyorduk. Kendisine mesaj atıp “Sevilciğim söz konusu dergiye gönüllü olarak ben de bir şeyler karalasam acaba ne düşünürler?” diye sordum. O da sağ olsun beni cesaretlendirdi. “Özgeçmişinle birlikte meramını anlat, mutlaka geri dönüş yapacaklardır” dedi. Sevil’den aldığım güçle dergiyle iletişime geçtim. Özgeçmişime blog adresimi de ekledim. Derginin kıymetli editörü Berna Hanım, blogda yazdığım öykülerden iki tanesini okumuş. Beğenmiş olmalı ki "bir hikâyenizi gönderin" dedi. Hikâyeyi de beğenmiş olmalı ki bana bir köşe ismi bulmamı söyledi. Yani süreç öyle hızlı ve öyle büyülü bir şekilde aktı ki ben hala son bir ay içerisinde olan bitenlerin şaşkınlığı ve sevinci içerisindeyim. Özetle şu anda Anne Bebek dergisinde “YILDIZLI HİKAYELER” adında bir köşem oldu. “Tuna Nehri” isimli ilk öyküm Nisan-2021 sayısında yer aldı. Çok güzel geri bildirimler alıyorum. Dilerseniz bir sonraki yazımda derginin de bilgisi dâhilinde bu öyküyü sizlerle paylaşırım. 

TUNA NEHRİ ÖYKÜ SİBEL YILDIZ ANNE BEBEK DERGİSİ NİSAN 2021DERGİSİ

Şu an kendime ve yazı geçmişime dönüp baktığımda blogda yazmanın beni getirdiği noktalardan sadece birini, sadece kısmen özetlediğimi söyleyebilirim. Burası bizim arka bahçemiz. Burada pek çoğumuz kendimizi mayalıyor yeni hayallere, yeni hedeflere yelken açıyoruz. Ortaya koyduğumuz değeri herkesin ortak faydasına dönüştürmekle alakalı fikirler üretip, beceriler geliştiriyoruz. Tecrübelerime göre üretme/paylaşma telaşında olan ve heybesindekileri insanların istifadesine beklentisizce sunmak isteyenlere karşı kapılar biraz daha kolay açılıyor sanki. Bütün evren sizi o düşe doğru adım adım yaklaştırmak üzere adeta işbirliği yapıyor.

Bugün bu güzelliği yaşamama bütün kalbi ve içtenliği ile vesile olan, beni teşvik eden sevgili işbirlikçim Sevil’e, bana tasarladığı bu muhteşem düş için ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir teşekkür de kalemime güvenip heyecanıma eşlik eden, yirmi yılı aşkın yayın geçmişi ile sektördeki ve alanındaki en köklü, en ilkeli dergilerden bir tanesine editörlük yapan kıymetli Berna Paşahan ve ekibine gelsin. 

Nisan 2021 sayısı da yine dopdolu. Turkcell Dergilik, dMags ve Dijitalbasın" platformları üzerinden dergiyi indirip Sevil’in “Tam Bir Yıl Oldu” başlıklı harika yazısına ve dahasına rahatlıkla ulaşabilirsiniz. 

Keyifli okumalar dilerim.

Yıldızlı sevgilerimle…




DEVAMI »

1 Nisan 2021 Perşembe

HOŞ GELDİN NİSAN, TÜLİN'LE BİRLİKTE GÜZEL GEÇSİN BAYRAM


23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI

Merhabalar,

Sözlerime “Hoş geldin Nisan” diyerek başlamak istiyorum. Nisan ayını, pek çok sebepten ötürü sanki biraz daha fazla seviyoruz gibi geliyor bana. 

Baharı, umudu, uyanışı, şakalaşmayı, daha da güzeli 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı müjdeliyor değil mi bu ay? 

Benim neslim çok iyi hatırlayacaktır; bayram yaklaşırken dünyanın dört bir yanından irili ufaklı çocuklar, çocuk irisi gençler ülkemize gelir, TRT ekranı renklenirdi. Halit Kıvanç’la birlikte dünya çocuklarının yöresel danslarını izler, şarkılarını dinler, ezberledikleri Türkçe selamları gururla alıp kabul ederdik. Bu münasebetle dünya barışna hizmet eden bu eşsiz bayramı çocuklara armağan eden büyük Ata’mızı saygıyla ve minnetle bir kez daha anıyoruz.

“Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu, yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir.” 

                                        Mustafa Kemal ATATÜRK


              
23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI

Nisan ayı sevgili Tülin’i de (Bulut Gölgesi) harekete geçiren bir ay. Kendisi hep yaptığı gibi yaklaşan bayramı vesile ederek lösemili çocuklarımız için hediyeler hazırlamak istiyor. Bunun için de bizlerden destek bekliyor. 20 Nisan'a kadar belirttiği adrese gönderebileceğimiz boya kalemleri, resim defterleri, oyuncak gibi çocukları mutlu edecek her şeye talip. “Hediye paketinizin içine el emeğinizle hazırladığınız kutlama ve iyi dileklerle dolu kartpostal da eklerseniz gerçekten çok mutlu oluruz” diye de ekliyor. (İletişime geçmek isteyenler için gmail adresi:  tlnbozkoyunlu66@gmail.com) 

Bu güzel davete iştirak ederek hem çocuklarımızı sevindirip hem de sevgili Tülin’in çabasına ortak olmaya ne dersiniz o halde?


Yıldızlı Sevgilerimle...


HOŞ GELDİN NİSAN
DEVAMI »

17 Mart 2021 Çarşamba

KELİME OYUNU 16 (BİR MELTEM KASIRGASI)


KELİME OYUNU 16 (BİR MELTEM KASIRGASI)


Merhaba Arkadaşlar,

Bu haftanın sihirli kelimelerini sevgili Duygu Emanet arkadaşımız verdi: "Gölge, gerçek, aile, çaba, cesaret" Kendisine teşekkür ediyor ve öykümü paylaşıyorum. Kalınız Sağlıcakla...

 

BİR MELTEM KASIRGASI

Çocuk parkında tanıştık Meltem’le. Salıncaktan savrularak yere düşen yavrumu benden önce fark edip ona doğru koştuğunda ben de peşinden seğirtmiş, önce minnet dolu gözlerimle sonra da sözlerimle teşekkür etmiştim.  

O, hem pusetteki bebeğine hem de beş yaşındaki kızına aynı anda göz kulak olabiliyorken ben yegâne çocuğuma sahip çıkmakta zorlanıyordum. Zira on beş gündür işsizdim. Dalgındım, yalnızdım. Gölgesi bile olmayan zifiri bir karanlıktaydım. Patronum iflas etmiş, diğer çalışanlarla birlikte hepimizi kapının önüne koymuştu. Yalnız yaşayan dul bir kadın olarak ne yapacağımı bilemez bir haldeyken Meltem, sihirli değneği ile önce düşen oğluma sonra da bana dokunmuş, bizi yeniden hayata bağlamıştı.

Yeni arkadaşımın yoğun çabaları sonuç verdiğinde ilk kez tahsilime uygun bir işe girmenin mutluluğunu yaşıyordum. Takip eden günlerde biraz daha yakınlaştık Meltem’le. Her hafta sonu, aynı saatte, aynı parkta buluşuyor kimi zaman dertleşiyor, kimi zamanda çocuklarımızla birlikte gülüp eğleniyorduk. Termosa koyduğum kahveye, onun yaptığı tarçınlı kurabiyeler eşlik ediyordu. Hayatım boyunca herkese kolayca içini dökebilen, her şeyini olduğu gibi anlatan biri olmadım, Meltem'e bile. Zaten o da anlattığım kadarıyla yetinir, asla üstelemezdi. Coşkun yaşam enerjisini, iç sükûneti ile dengelemeyi başarabilen nadir insanlardan biriydi. Konuşmaları, davranışları nazik, ölçülü, dengeliydi. Dediğine göre ilk eşinden boşandığında Kızı Nil, iki yaşındaymış. Aradığı mutluluğu ancak ikinci evliliğinde yakalamış. 

Yalnız yaşayan kadınlara karşı, hemcinslerimin sergilediği önyargılı, mesafeli tavırların hiçbiri yoktu Meltem'de. Bana hep cesaret, moral aşılar, kendini örnek göstererek "hayat herkese, her zaman ikinci bir şans sunar" derdi. Bir araya geldiğimizde, cepheden kaçan eski kocamın yüzüme bıraktığı hüzün bulutlarını ışık hızıyla savuşturur, acılarımı kısa süreliğine de olsa unuttururdu. Yaralarımı deşmeyen dostluğuna minnettar, kendi mutluluğunu gözüme sokmayacak kadar düşünceli olabilmesine ise hayran kalırdım. Onun bu hassasiyeti rahmetli anneannemin bize anlattığı bir hikâyeyi anımsatmıştı: Özlemle yâd edilen o eski zamanlarda, anneannemin komşuluk yaptığı hanım arkadaşlarından birinin kocası amansız bir hastalığa yakalanıp ölmüş. Kadıncağız bir anda yapayalnız kalmış. Anneannem dedemle dışarı çıkıyorken eşine; “sen önden çık bey, ben geliyorum” dermiş. O hanım arkadaşının evinin önünden eşiyle yan yana, kol kola geçip gitmekten ar eder, onu üzmekten çekinirmiş. Anlatılanlara göre o devrin, o mahallenin insanları anneannem gibi çok nahif, çok ince düşünceliymiş.

Arkadaşımın rahatsızlanan kızını ziyaret etmek üzere evlerine ilk kez gittiğim o gün, beni bekleyen sürprizden bihaberdim. Vestiyerin önündeki kısa hoşbeşten sonra oğlum, Nil’in odasına doğru koşarken ben de salona buyur edildim. Mutluluğunu, eşine olan sevdasını tıpkı anneannemin yaptığı gibi benden sakınarak yaşayan, ince ruhlu arkadaşımın konsolun üzerinde duran düğün fotoğraflarına takıldı gözüm. Mutlu çiftin simasına yayılan tebessüm, gümüş çerçeve içinde koruma altına alınmış gibiydi. Gözlerinin içi gülen, güzel yüzlü geline ise tanıdık bir çehre eşlik ediyordu. Evet, yanlış görmüyordum, oydu, hem de ta kendisiydi. O tanıdık kişi, eski eşimden başkası değildi. 

Hayat ne kadar da ilginç böyle! Bana türlü türlü oyunlar oynamaya, hiç ummadığım sürprizler yapmaya devam ediyor. Neden bu kadar kötü hissediyorum kendimi? Vücudum neden yaprak gibi titriyor? Başım neden dönüyor? Bana sormaksızın süzülen gözyaşlarıma neden mani olamıyorum? Meltem’le bir ortak yönümüz daha varmış’ diye neden sevinemiyorum.  O fotoğraflara dalgın dalgın bakarken, yanıma gelip: “Aaaaaa anne, babamın bu fotoğrafta ne işi var?” diye soran oğluma neden cevap veremiyorum? Acaba öğrenemediğim hangi hayat dersinin ikmali bu?  Gerçekten bilmek istiyorum Meltem, her şeye verilecek makul bir cevabını vardır senin, sen söyle nerede hata yapıyorum? Neden önce bulup sonra kaybediyorum? Kimin ahını almış olabilirim? Kaybettiklerim beni terk edip giderken bunları hak etmek için ne yapmış ya da ne yapmamış olabilirim? İçim neden bu kadar acıyor Meltem? Neden susuyorsun? Bir şeyler söyesene, beni teselli etsene... Yok, bu onun ikizi falan desene, her zaman avuttuğun gibi avutsana beni Meltem…

O an, yaşadığım şoktan habersiz, mutfağa kahve yapmaya giden arkadaşımın günler önce söylediği sözler geçiyor aklımdan: 

“Hayatta her şeye hazırlıklı olmalısın. Dostun, arkadaşın, komşun, sevgilin, eşin, ailen gün gelir gider, geriye bir tek sen kalırsın. Tek dostun sensin. O yüzden öncelikle kendini düşünmelisin, kendine iyi davranmalısın. Kendini mutlu etmelisin ki başkalarını da mutlu edebilesin.” Evet, bunlar senin sözlerin. Sanki geleceğimizi okumuş ve beni bugüne hazırlamışsın. Evet, gerçekten de çok haklıymışsın Meltem; hayatıma giren herkes çekip gitti: eşim, dostum, ailem, arkadaşım, sırdaşım… Geriye boş çuval misali yine bir tek ben kaldım. Zaten oldum olası hep tek başına, hep en arkadaydım. Senin yoldaşlığında tekeri patlak, camı kırık yaşam otobüsünün birkaç sıra  daha önünden kendime yeni bir yer açtığımı sanmıştım oysa. Ama onu bile yapamamışım. Aslıma rücu etmişken neden yadırgıyorum ki şimdi yerimi? Keşke o köhne otobüsün içinde, her ani frenle sağa sola yalpalamayan, ayakları yere sağlam basan, daha iyi, daha dirayetli bir yolcu olabilseydim. Hatta sürücü koltuğuna oturup manevralarımı ustalıkla yönetebilseydim. Keşke şu an sana söz verdiğim gibi kendimi mutlu edecek, kendime iyi davranacak az biraz mecalim olsaydı, ama ne yazık ki yok.  Öyle bir isteğim de yok... 

Söylesene Meltem şimdi ne yapmam, ne söylemem gerek? Şu kapıdan sessizce çıkıp gitmeli miyim yoksa arka arkaya sualler mi yöneltmeliyim; "Denize nazır o çocuk parkı, o yeşil sığınağım, üzerinde soluklanıp mutlu anlar çaldığım o pembe bankım yok mu artık? Dostluğumuz, anılarımız, yarınlarımız, çocuklarımızın kardeşliği, şen kahkahalarımız sona mı erdi? Tarçınlı kurabiye, sade kahve, kaydırağın gıcırtısı, kuşlarını cıvıltısı, ahşap salıncağın esintisi hepsi yitip gitti mi? Onun kokusu muydu seni bana yaklaştıran? Onun gözleri miydi masum yüzüne yayılan? Yoksa yazgımın imtihanı mıydı beni bu eve çağıran? Senin yaptığının tersine, kendimi değil de cansiperane sevdiklerimi öncellerken mi kaybettim her şeyimi? Söylesene güzel arkadaşım yoksa, yoksa senin için mi terk etti beni?

 


Not: İlgili "bilişim yasaları" gereği her hakkı saklıdır.

DEVAMI »