2 Ocak 2021 Cumartesi

MİM - KİTAP SAYFALARINDA KAYBOLMAK

 

KİTAP SAYFALARINDA KAYBOLMAK

Merhabalar,

Güzel bir kitap mimi ile karşınızdayım. Beni bu güzel etkinliğe davet eden sevgili Farklı Diyarlar’a (Hilalciğime) teşekkür ederek hemen sorulara geçiyorum.  

 

1.Tekrar tekrar okumak istediğiniz kitabın adı nedir?

Klasiklerin her biri tekrar tekrar okunmaya değer aslında. Ama okunacak o kadar çok kitap var ki ömür yetmez. Oyumu yerli yazarlarımızdan yana kullanmayı yeğlerim ve aşağıdaki kitapları tekrar okumak isterim.

 

Huzur - Ahmet Hamdi Tanpınar.

İnce Memed – Yaşar Kemal

Çalıkuşu – Reşat Nuri Güntekin

 

2.Konusuyla sizi içine çekmiş bir kitabı bitirdikten sonra yazara olan övgünüzü/hayranlığınızı nasıl gösterirsiniz?

Kitaba başlarken önsözleri mutlaka okurum. Çok etkilenmişsem o yazar hakkında internette okumalar yaparım. Daha detaylı blogumda, kapak bilgisi olarak ise instagram sayfamda bahsederim. Yazarın söyleşilerini, röportajlarını, varsa video kayıtlarını dinlemeye gayret ederim. Etrafımdaki insanlara öneririm. 

 

3.Unutamadığınız sizde iz bırakan kitap karakteri/karakterleri?

 

Huzur - Mümtaz

İnce Memed - Yaşar Kemal – İnce Memed

Kürk Mantolu Madonna – Raif Efendi, Rasim

Kuyucaklı Yusuf – Yusuf

Çalıkuşu – Feride

Yaprak Dökümü – Ferhunde Hanım

Anna Karenina - Anna Karenina

Don Kişot - Don Kişot

Madam Bovary - Emma Bovary


4.Okurken kendinizi üzgün, hüzünlü ve ağlarken bulduğunuz bir kitap var mı?

Okurken ağladığım kitaplar elbette oluyor. En son Rahime Yazıcı’nın ilgiyle okuduğum ”Her Şey Bir Elma İle Başladı” kitabının son sayfalarını okurken ağladım.

 

Çizgili Pijamalı Çocuk, Uçurtma Avcısı, Serenad, Vurun Kahpeye, Aşk-ı Memnu, Acımak, Kızım Olmadan Asla ağladığımı unutmadığım aklıma gelen ilk kitaplardan.

 

5.Çocukken okuduğunuz sizi etkileyen fakat konusunu silik olarak hatırladığınız bir kitap var mı?

Çocukken ilkokul öğretmenimiz her yaz tatilinde beş tane hikâye kitabı okumamızı ve özetini çıkarmamızı isterdi. O zamanlar çok büyük bir yük ve külfet olarak addettiğim bu ödevin bugüne geldiğimizde bana çok şey kattığını görüyorum. 

O yıllarda Ömer Seyfettin "Kaşağı" kitabı, "Güliver’in Maceraları", "Alice Harikalar Ülkesinde" ve içinde farklı pek çok masal barındıran "Altın Masallar" kitabı unutamadıklarım arasında. O yaşlarda masal kitaplarını çok seviyordum. Hatta Altın Masallar’ı üç kez okumuştum. Geçenlerde ilkokula giden oğlumla konuşurken konu bu kitaba geldi. Ona bu kitabı çok severek okuduğumu söyleyince merak etti. Sipariş ettim, ikimiz de dört gözle bekliyoruz. Bakalım hangimiz daha önce okuyacak :))

 

Keyifle yaptığım bu mime dileyen herkes davetlimdir.

 

Yıldızlı sevgilerimle... 

 


DEVAMI »

30 Aralık 2020 Çarşamba

KELİME OYUNU 5 / SESSİZ NAĞMELER

 

KELİME OYUNU 5

Bu haftaki sihirli kelimeleri sevgili Bonheur  belirlemiş: kedi, film, keman, hasret, ağaç. Kendisine teşekkür ederek öykümü bırakıyorum hemen. İyi okumalar, sağlıklı, mutlu yıllar dilerim.


                                                SESSİZ NAĞMELER


Kemanımı usulca kılıfına koyup sahneden aşağıya indim. Orkestra şefinin ağzından köpükler saça saça sarf ettiği sözler, ithamlar, pamuk ipliğine bağlı hevesimi tümden kaçırmaya yetmişti. Haksız da sayılmazdı. İki hafta sonra Anadolu turnesine çıkacaktık ve eserlerin üzerinden bir kez bile tam kadro geçememiştik. Assolistimiz nam-ı diğer Neriman Hoşses ve ona platonik bir aşkla bağlı olan kemancısı bendeniz Serbülent Sağsöz, çoğu Türk filminde bilinegelen geleneği bozmamış, rolümüz ne gerektiriyorsa onu yapmıştık; ben körkütük âşık kemancı, o görmezden gelen şarkıcı.


Provalara iştirak etmediği gibi arayıp mazeret bildirme zahmetine bile katlanmayan Neriman’a herkes kızsa da ben asla  kızamazdım. Her türlü nazına, kaprisine göz yumardım. Haklı olduğum konularda bile münakaşaya girmez, gönül koymazdım. Kabahatli olsa dahi her ortamda ağzım dolu dolu  savunurdum onu, tıpkı az önce yaptığım gibi. 


Son günlerde biraz rahatsız, biraz keyifsiz sanki. Benden başka arayıp soranı da yok. Gün boyu numarasını her tuşladığımda telesekreterin mekanik sesinden “aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor” mesajını dinledim. Peşi sıra gelen “lütfen daha sonra tekrar arayınız’ı, “lütfen gidip kontrol ediniz” olarak algılamaya başladığımda ise dayanamayıp evine gittim.


Beni, üzerinde pembe sabahlığı, elinde kavanoz irisi çay kupası, ayağının dibinde emektar kedisi ve nahoş bir yüz ifadesi ile karşıladı. Şaşırmıştı. Sanki başka birini bekliyormuş da onu hayal kırıklığına uğratmışım gibi hissettim. Buyur etsin diye bir süre bekledim. Hislerimi okumada belli etmese de her zaman çok iyiydi. Sesini bütün zorlamalarına rağmen çıkaramayınca vücut diliyle içeri girmemi söyledi. Fena üşütmüş olmalıydı. O kadar moralsiz, o kadar fersiz görünüyordu ki onca yıl içimde biriktirdiğim her şeyi nasıl ertelemişsem edeceğim sitemleri de hiç düşünmeden  hasıraltı ettim.


Birlikte salona geçip tekli koltuklarda karşılıklı oturduk. İşaret diliyle anlatamayınca kâğıt kalem almak üzere çalışma odasına gitti. Arkasından bir süre bakakaldım. Onu beklerken gözlerim etraftaki eşyalara takıldı. Duvardaki siyah beyaz sahne fotoğraflarının, konsolun üzerindeki taş plakların, plaketlerin, altın, bronz mikrofonların yerleri değişmemişti. Hatta fotoğraflardan birinde ben de vardım. Nağmelerine ümitsizlik sinmiş kemanımla birlikte Neriman’ın hemen yanı başındaydım, evet sadece yanı başında… Ne çok yakın, ne çok uzak, her zamanki gibi o iki adımlık, o uğursuz, o mesnetsiz mesafede... 


Ne bekliyordum ki "kemancı başımın tacı" deyip kollarıma atılmasını mı? En güzel şarkılarını gözlerimin içine baka baka söylemesini mi? En müstesna anlarında, kutlamalarında benimle el ele, diz dize olmasını mı? O, kafasında benim rolümü çoktan kesip biçmiş, repliklerimi yazıp elime vermişti. Ben onun sırtını yasladığı ağlama duvarı, duruma göre menajeri, bazen koruması, bazen de özel şoförüydüm.   


Güzelliğinin aksine el yazısı öteden beri çirkindi. Okuduğum kadarıyla, günlerdir sesi kısıktı, geçmeyince doktora gittiğini, yapılan tetkikler sonrası 'ses teli felci'  geçirdiğini öğrenmişti. Ayrıca hastalığa bağlı başka komplikasyonlarla da baş etmek zorundaydı. Bir ses sanatçısı olarak kıl dönmesi, bel fıtığı olacak değildi ya!


Biricik ekmek teknesi, billur sesi; bırakın şarkı söylemeyi konuşacak kadar bile çıkmıyordu artık. Onu teselli edecek sözleri seçmekte zorlanıyordum. O yazıyor ben de ona yazarak cevap veriyordum. Hâlbuki kulakları gayet iyi duyuyordu. Bu aptal ısrarıma boyun eğdi. Kemoterapiden sonra saçları dökülen hastalara yalnız olmadıklarını hissettirmek, onlarla aynı duyguda buluşmak için saçlarını kazıtanlar gibi ben de onunla aynı duyguda buluşmaya çalışıyor, “bir, iki, üç tıp" oyunu misali kâh susup, kâh yazarak içinde bulunduğumuz ağır havayı hafifletmek istiyordum.


“Son günlerde yaptığım tek şey yazmak” diyordu. “Yazarak kendimle dertleşiyorum. Bilsen neler neler yazdım; 'film olur, roman olur' dedirten cinsten. Ölürsem kitaplaştır, senaryolaştır, sonra da sat tamam mı Serbülent? Kesin gişe rekorları kırar. Benim hayatım bana yaramadı, inşallah başkalarına yarar.” Artık yazmaktan yorulmuştu. Duraksadığı bir an; gözlerime o kadar derin, o kadar hisli bir biçimde baktı ki daha önce öyle bir bakış yakaladığımı hiç hatırlamıyorum. O an, umuda dair cılız bir ağaç yeşerdi yüreğimin taaa derinliklerinde. O an, o bakışa onlarca anlam yükleyebilir, yüzlerce beste yapabilir, milyon tane notaya aynı anda basabilirdim.


Sonra çekmeceye uzandı eli, daha önce kendine yazdığı mektuplardan oluşan bir tomar kâğıt bıraktı avuçlarımın arasına. Ardından, kedisiyle birlikte kumaşı yer yer eprimiş yeşil kanepeye cenin pozisyonunda kıvrıldı. Sanki bir daha uyanamayacağı derin bir uykuya dalmıştı. Üzerini örtmek için etrafıma bakındım. Gözüm kanepenin kenarında duran el örgüsü, renkli battaniyeye ilişti. Üzerine örtmek için elime aldığımda kedisinin düşmanca bakışlarıyla karşılaştım. Ne o yaşlı kedisi, ne de o tiftiklenmiş battaniyesi kadar yanında, yakınında olamamış, tıpkı onlar gibi onu sarıp sarmalayamamıştım. İçine kokusu sinmiş battaniyeyi içime çektikten sonra desenleri arasına sevdamı da ilmekleyip üzerine örtüm. Ardından koltuğuma dönüp kendine yazdığı notları okumaya başladım:


“İşte huzurlarınızda sahnelerin yıldızı, medar-ı iftiharımız, billur sesli Neriman Hoşsesssssss…..” takdimleri, nidaları buraya kadarmış, her fani gibi sen de yolun sonuna yaklaşmışsın Neriman. Ünün, şanın, şöhretin; sesin,  sözün, devrin bitmiş. Pikabın altın iğnesi marazi bir notaya takılıp kalmış; dönmüyor artık, çalmıyor. Derin bir sessizliğin esiri olmuşsun. Sahnen bitmiş, perden inmiş, alkışların susmuş. En kötüsü de ne biliyor musun Neriman, o hüzzam şarkıdan cüda kalman, hani en çok senin sesinden, senin yorumundan sevilen:


Sesimde şarkısı aşkın figan olup gidiyor 

Bahara ermedi mevsim, hazan olup gidiyor

O bitmeyen geceler, bir an olup gidiyor

Yazık yazık ki şu ömrüm viran olup gidiyor.

                            Beste: Selahattin İnal

                            Güfte: Hikmet Münit Ebcioğlu


Neriman’ın satırları uzayıp gidiyor… Kelimeler, cümleler arasında kendime ait tek bir nota, tek bir satır, tek bir harf arıyorum. Serbülent’in ‘S’si,  kemanın ‘K’si… Onun için bestelediğim nihavent şarkının güftesini arıyorum. İkimizi de kuşatacak düne, bugüne, yarına ait bir ümit ışığı arıyorum. Ama yok, yokuz, bize dair hiçbir iz, hiçbir işaret yok, ima dahi yok. Yazdıklarından anlıyorum ki o, yıllardır gelmeyen sevgilisine bense ona hasret kendi yazgımıza boyun eğmişiz. Hazan rengi satırların kucağında, ruhumu kuşatan cümle ıstırapların ortasında, bana en son baktığı o his dolu ifadeyi hiçbir zaman unutmamacasına beynime nakş etmeye çalışıyorum, sessizce inleyen nağmelerime ve dökülen gözyaşlarıma ilave olarak... Ata yadigarı kemanımla birlikte yetinecek başka da bir şeyim yok zaten. Başka hiç bir şeyim yok…😔

 

 

Not: Tüm hakları ilgili yasalar çerçevesinde saklıdır.


DEVAMI »

25 Aralık 2020 Cuma

KELİME OYUNU 4 / EVET EVET EVET

 

EVET EVET EVET

Uzun zamandır içinde olmak istediğim “Kelime Oyunu” etkinliğine ancak katılabildim.  Bu haftaki kelimeleri sevgili Hanife Ertaş belirlemiş: YEŞİL-ŞİİR-BAHARAT-YOL-SABAH. Kendisine teşekkür ederek öykümü bırakıyorum o halde ben de :))

EVET EVET EVET

Yolun karşısındaki Baharatçılar çarşısını geçince önüne çıkacak demişti tarif eden çocuk. Nerede olabilirdi ki bu bina. Şiir gecelerini genellikle şehrin göbeğindeki kültür merkezinde yaparlardı. Bu kez farklı bir adres belirlenmişti. Büyük, siyah camekânlı, çok katlı binanın yedinci katına asansörle çıkarken ceplerini yokladı Tuğrul. Evet, işte oradaydı yazdığı şiir. “Sorun yok, sakin ol” dedi içinden.   


Salona girdiğinde umduğundan daha fazla bir kalabalıkla karşılaşmıştı. Loş ışıklarla, tütsülerle, çiçeklerle bezenmiş sahne bütün cazibesiyle göz kamaştırıyordu. Yazdığı şiiri okuyup okumama konusundaki kararsızlığı gördüğü manzara karşısında tamamen yok oldu. Bu işi, burada, bu güzel sahnede yapamayacaksa başka nerede, ne zaman yapacaktı. Sürprizle, romantizmle gelen bir evlilik teklifine hangi kadın hayır diyebilirdi ki?

 

Sabah servisinde, ofiste, yemek kuyruğunda, çay salonunda işveli, cilveli bakışların, nazlı nazlı edaların, şen kahkahaların bir anlamı olmalıydı. Evlilikle ilgili düşüncelerini birkaç kez yoklamış, olumlu sinyaller almıştı. Evlenmeyi çok istiyordu, ‘yaşım geldi de geçiyor’ diyordu Burcu, hatta bir sohbetleri sırasında en az üç tane çocuk istediğini söylemişti. Büyük büyük hayalleri vardı. Hayallerinde resmettiği kişi tıpatıp kendisiydi. Bundan daha açık nasıl söyleyebilirdi ki? 


Şiiri tekrar yokladı. Evet evet yerinde duruyordu. Ezberlemişti gerçi. “Olur da heyecanıma yenik düşersem göz atarım” düşüncesiyle yanına almıştı. “Sorun yok rahat ol” dedi kendi kendine.


“Hah işte Burcu da geldi.” Ne kadar da şık giyinmiş, sanki hissetmiş bu gece, burada kendisine evlilik teklifinde bulunacağımı" diye geçirdi içinden.


Yanındaki boş koltuğu ona ayırmıştı. Kendisini görsün diye bir silkindi. Fakat o kadar kalabalıktı ki Burcu onu görmedi. Şans eseri bulduğu en ön sıranın, en uç koltuğuna yerleşiverdi.


Işıklar söndü. Spot ışıklar sahneyi aydınlatırken sunucu sahnedeki yerini aldı. Program akışını özetledi. Yaklaşık iki saat sürecek programın son bölümü geleneksel hale geldiği üzere serbest kürsüydü. İsteyenlerin gelip şiirini okuduğu bu bölümde fırlayacaktı sahneye. Kükreyecekti, coşacaktı, içindekileri dökecekti. Burcu’ya evlenme teklifi edecekti. Alkışlar, ıslıklar, konfetiler arasında unutulmaz bir an yaşayacak ve yaşatacaktı. Burcu’nun “evet, evet, evet” diyen haykırışı gözünün önüne geldi. İçine ulu, yeşil bir çınar kondurulmuş beyaz kar küresini andıran masum göz bebekleri ışıl ışıl parlamaya başladı.


Mutluluğuna dakikalar kalmıştı. O büyülü an yaklaştıkça elleri, yüreği, bütün bedeni titremeye başladı. Kendisini yatıştırmaya çalışıyor fakat bir türlü başaramıyordu. Şiiri cebinden çıkarıp tekrar baktı. Son kez prova etmek istedi. Bu şiir yazmak için günlerce gecelerce uğraşmış, kendine göre bir akrostiş yapmıştı. Dizelerin ilk harflerine yukarıdan aşağıya doğru bakıldığında “Burcu benimle evlenir misin?” cümlesi çıkıyordu ortaya. Şiirini kürsüde okuduktan sonra Burcu’nun elinden tutup onu sahneye çekecek, önünde diz çökerek ona evlenme teklifi edecekti. Aynı anda arkadaşından borç alarak satın aldığı yüzüğü cebinden çıkarıp sevgilisinin parmağına takacaktı. Son altı aydır sadece bu anın hayalini kuruyordu.


Sahneye çıkmak için elini kaldırdığında alkışlar eşliğinde mikrofonun başına geçti. Gözünü en ön sırada oturan Burcu’nun gözlerine hapsederek şiirini okumaya başladı. Şiir sona ermek üzereyken birden elektrikler kesildi. Ses sitemiyle birlikte fon müziği de koptu. Salon, birkaç mum ışığı ile zar zor aydınlanıyordu. Oturanların uğultusu ve homurtusu eşliğinde ortamın büyüsü bir anda bozuldu. Tuğrul bir süre elinde şiiri, cebinde yüzüğü ile ne yapacağını bilemez bir halde öylece kalakaldı. Akrostişi anlaşılmamış, mesaj yerine ulaşmamıştı. Onca zamandır kurduğu bütün hayaller sönen ışıkla birlikte sönüp gitmiş, göz bebeklerindeki ulu çınarın yaprakları teker teker yerlere dökülmüştü. Karanlıkta salonu terk edemediği için el yordamıyla birlikte gidip yerine oturmaktan başka bir çare göremedi.


Yaklaşık beş dakika kadar sonra geri gelen elektrikle birlikte program kaldığı yerden devam etmeye başladı. Fakat Tuğrul orada bir dakika bile durmak istemiyordu. Ortamı terk etmek üzere kalabalığı yara yara ilerlemeye başladı. O sırada sunucu tekrar ön sıralarda oturan bir beyefendiyi şiirini okumak üzere sahneye davet etti. Tuğrul, şiir bitine kadar sahnenin kenarındaki çıkış noktasına ancak gelmişti ki birden dona kaldı. Bu bey şiirini okuduktan sonra Burcu’nun önünde diz çökerek ona evlenme teklif etti. Neye uğradığını şaşırmıştı. Gördüğü kâbustan bir an önce uyanmak istedi. Birisi adeta yazdığı senaryoyu çalmış, sevdiği kadını elinden almıştı. İlk anda kesilen elektriğe sevinmesi mi, yoksa üzülmesi mi gerekti karar vermedi. Bu karasızlığını tamamen yok eden şey; kulaklarında mütemadiyen çınlayan ve salonu inleten Burcu’nun “evet, evet, evet” haykırışları oldu.


DEVAMI »

16 Aralık 2020 Çarşamba

COVID-19 SALGINI SONA ERDİĞİNDE

COVID-19 SALGINI SONA ERDİĞİNDE

Merhabalar Sevgili Blog Ailem,

2020 yılı bitmek üzere. Pandemi, doğal afetler, ekonomik kriz gibi pek çok olumsuzluğu arka arkaya yaşamak zorunda kaldığımız bu yıla, 2021 yılının fragmanıydı diyen bazı füturistlere inat iyimserliğimizi korumaya çalışıyoruz.

Öyle bir süreçten geçiyoruz ki geleneksellişmiş davranış kalıplarımızdan, eski normallerimizden, alışkanlıklarımızdan kısmen veya tamamen vazgeçmek zorunda kalabiliriz. Yaklaşan günler bizi ne gibi bir değişim/dönüşüme zorlayabilir diye düşündüğümde aklıma ilk gelenleri aşağıya tek tek sıraladım. İlave etmek isteyeceğiniz maddeleri merakla bekliyor olacağım.

                                                                    Yıldızlı sevgilerimle…

        

-      Artık yanak yanağa selamlaşmak, tokalaşmak, sarılmak tarihe karışabilir.


-     Sonbahar kış ayları geldiğinde herhangi bir salgın ortamı olmasa bile insanlar tedbir olarak tıpkı eldiven, atkı, şapka kullanır gibi maske takmaya devam edebilir.


-      Aşılar tercihe bırakılmaksızın zorunlu hale getirilebilir.


-      Hijyen takıntılı ya da değişik obsesif (saplantılı-takıntılı) davranışlar artabilir.


-   Sosyal fobi, sosyal anksiyete gelişebilir. Salgın sona erse de birçok kişi dışarı çıkmamakta ısrar edebilir. Sosyal medyadaki sanallığa alışanlar, zaten sosyo-fobik eğilimi olanlar, yeniden sosyal ortamlara; okullara, yemekhanelere, işyerlerine, toplantılara, sunumlara, kafelere, eğlencelere, akran ve akraba toplantılarına, misafirliklere dönmekte epeyce zorlanabilirler.


-    Zaman kazandırması, pratik/kolay olması  gibi avantajlara sahip olduğu bu süreçte daha da iyi anlaşılan e-ticarete, elektronik alış-verişe olan ilgi daha da artabilir.


-      İşe gidip gelmek zorunda kalmamanın sağladığı zaman tasarrufu, trafikteki rahatlama, iş yeri (elektrik, ısıtma-soğutma vb.) giderlerindeki azalma dikkate alındığında çalışan insanlara, yeni yasal düzenlemelerle birlikte, en azından haftanın belli günlerinde evden çalışma (home-ofis) imkânı sunulabilir.


-      Örgün eğitim uzaktan (dijital) eğitimle harmanlanabilir.


-      Vize uygulamalarında mevcut önlemlere ek olarak sağlık raporu, aşı belgesi, kan testi gibi ilave önlemler getirilebilir. Bu durum da insan hareketliliği sınırlanabilir.


-      Spora ve sağlığa yatırım artabilir.


-      Temassız ödeme nakit alışverişi unutturabilir.



DEVAMI »

13 Aralık 2020 Pazar

BULUT GÖLGESİ / ÇOCUKLARIMIZ İÇİN


BULUT GÖLGESİ 

Pandemi, deprem, ekonomik kriz gibi pek çok olumsuzluğu aynı anda yaşamak zorunda kaldığımız 2020 yılı bitmek üzere. İnşallah yaklaşan 2021 yılı bu karabulutlar topyekûn dağıtır ve hepimize yeni yeni umutlar aşılar.

Yılı daha güzel kılacak olan sayılar değil elbette. Biz insanoğlunun olumlu çabaları. Doğaya, insana, zorda darada kalana, yaşlıya, çocuğa yapacağımız yardım ve yatırımlar. 

Bu işi en iyi yapanlardan birsi de BulutGölgesi blogunun sahibi sevgili TülinHanım. Kendisi benim kitap projemi de tüm kallbiyle destekleyen takdir ettiğim, değer verdiğim blog kardeşlerimden birisi. Yüce gönlüyle yardım kampanyalarını organize etmeye, desteklemeye devam ediyor. Her yıl yaptığı gibi bu yıl da yaklaşan yeni yılı vesile kılarak lösemili yavrularımız için hediye etkinliği düzenliyor.

Eğer siz de bu güzel etkinliği desteklemek isterseniz en kısa zamanda (15 Aralık’a kadar mümkünse) göndermek istediğiniz oyuncak, örgü, takı, boya kalemleri, defter, kitap hatta yılbaşı kartı bile olabilir, Tülin Hanım’la iletişime geçip ona  gönderebilirsiniz. Detaylı bilgilere “ http://bulutgolgesi.blogspot.com/2020/11/cocuklar-icin.html“ adresinden ulaşabilirsiniz.


Her zaman söylediğim gibi birlikte daha anlamlı ve daha güzeliz.


YILDIZLI SEVGİLERİMLE :))



DEVAMI »