29 Haziran 2020 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ (45)


AĞAÇ EV SOHBETLERİ

Merhaba Arkadaşlar,

Ağaç Ev Sohbetlerinin 45. Hafta konusunu ben önerdim sevgili Zeynepciğime (Kayıp Fısıltı). O da uygun buldu sağ olsun.  Konumuz;

“Paylaştıkça çoğaldığınıza, verdikçe aldığınıza inanıyor musunuz? Verme eylemini sadece maddesel değil manevi açıdan da (sokak hayvanlarına su vermek, bir bilgi kırıntısını, hatta bir gülümsemeyi paylaşmak da olabilir) değerlendirdiğinizde en son neyi verip neyi almış olabilirsiniz? Bu konuyla ilgili bir farkındalığınız oluştu mu?”

Yapılan araştırmalara göre 2050 yılında dünya nüfusunun 9.8 milyar olacağı tahmin edilmekte. Dolayısıyla sınırlı kaynaklarla sonsuz tüketim ve sonsuz sahip olma isteğimizin birbiriyle ne denli çeliştiği ortada. Üstelik yeryüzünde ihtiyaç sahibi birçok canlı türü de mevcutken. Bu durumda yapmamız gerekenlerden ilki hayatımızdaki istek ve ihtiyaçları ayırt etmek olsa gerek. Arkasından daha az şeyle yaşamayı öğrenmeye başlayabilir, fazlalıklarımızdan, yüklerimizden arınabiliriz tıpkı korona sürecinde yapmaya çalıştığımız gibi. Eğer bu anlayışı hayat felsefesi haline getirebilirsek paylaşarak çoğalmanın verdiği hazla da tanışabiliriz. Paylaşmak deyince sadece para ya da eşyadan söz etmiyorum elbette. Manevi paylaşımlarla da aynı lezzeti alabilir/verebiliriz. Zaman, emek, sevgi, hoşgörü paylaşanların mutluluğunun yüzde 40 arttığını söylüyorlar uzmanlar ve ekliyorlar;  

“Yeni aldığınız bir şey için, evinizden bir şeyi paylaşın. Yeni aldığınız bir gömleğe karşılık pantolonunuzu vermek gibi. Hatta mümkünse giymediklerinizden değil en sevdiklerinizden paylaşın” diyorlar.

Paylaşmak sadeleşmek anlamına da geliyor. Kendisini ve sosyal ilişkilerini yönetebilenlerin daha özgüvenli ve daha tatminkâr olurken, yönetemeyenlerin genelde bu açığı ‘satın alarak’ telafi etmeye çalıştıkları bildiriliyor. Metalarla değil de deneyim ve hislerle doymayı öğrenebildiğimiz zaman hayatın daha fazla anlam kazandığını görebiliriz kanaatindeyim ben de.

Paranın bir enerji olduğu ve tıpkı sevgi, saygı gibi paylaştıkça çoğaldığı söyleniyor. ‘Paylaşmak’ devasa bir ekonomiye dönüştü ayrıca. Bireyler artık sahip oldukları kaynakları sanal platformlarda başkalarının kullanımına sunuyor, takas yapıyor veya gelir elde ediyorlar. Eskimeden çöpe giden, atıl bir şekilde yer işgal eden giysi ya da eşya yığınlarının yüklerinden ve negatif enerjilerinden kurtulmanın bir başka yolu olarak.

Paylaşmak bizim kadim geleneklerimizden, hayatımızın en temel olgularından biri. Mevlana ne güzel söylemiş:  “bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez” diye. Bir tas çorbayı bir kuru ekmeği, bir kalıp peyniri paylaşmak zul gelmez hiçbirimize. Dolu gelen tabak asla boş dönmez gönderilen haneye. Askıda ekmeklerimiz, yemeklerimiz vardır pek çok lokantada. Anneler ve babalar paylaşımların en büyük kahramanlarıdır.

Ayrıca duyguları da paylaşır hayatımıza renk katarız. Düşünsenize gezip gördüğümüzü anlatacak, çektiğimiz fotoğrafları gösterecek, söylediğimiz şarkıyı dinleyecek kimsemizin olmadığını, üzüldüğümüzde omzumuza şefkatli bir elin uzanmadığını. 

Yeri gelir mutluluğumuzu, karşılıklı sevgilerimizi, gülümsemelerimizi paylaşırız. Gülümseme sadaka yerine geçer dinimizde. Biliriz ki insanı giydikleri, takıp takıştırdıkları değil, tebessümü güzelleştirir. Ayrıca güzel sözler paylaşırız. Sözümüz de yüzümüz kadar güzel olsun isteriz. Paylaşır ve paylaştıkça çoğalırız.


Gözü görmeyene yol gösterir,

Sokak köpeklerine su ikram ederiz

Yol üzerindeki taşı kaldırır,

Yaralı kuşa merhem oluruz

İhtiyacı olana nasihat eder,

Muhtaca kol kanat gereriz

Bazen ümit,

Bazen ilim, irfan aşılarız

Matemi olanın yasına gider,

"Bu da geçecek elbet" deriz.

Karşılık beklemeden yaptıklarımızın

Her daim mükafatını alırız.


Bunların her biri birer paylaşımdır ve biliriz ki biz harekete geçtikçe çoğalarak bize geri döner. Durgun suya taş atmak gibidir eylemlerimiz. Taşı attığımızda etrafında hale hale dağılan su halkaları nasıl ki genişleyerek bize doğru yaklaşıyorsa yaptıklarımızdan ve güzel düşüncelerinizden yayılan enerji de türlü türlü mucizeler ve hediyeleriyle genişleyerek yine bize döner.

“En son neyi verdin de sana artarak geri ne döndü?” derseniz. Pek çok şey sıralayabilirim belki ama beni en çok mutlu eden en somut örneklerden biri şu sanırım;

Blog yazıları yazarak yani bu mecrada teşrik-i mesai yaparak sizleri, sizlerin dostluğunu, sıcaklığını kazandım. Hiçbirinizle hiç tanışmadığım halde üstelik. Bu benim için büyük bir lütuf. Ben verdim, siz aldınız. Siz verdiniz, ben aldım. Evren bu şekilde işliyor zaten. Vermeden alamıyoruz. Vermeden nefes bile alamıyoruz. Hiçbir şey karşılıksız kalmıyor iyilik de kötülük de. Marifetse iyiliği çoğaltmakta.

İnsanın özünü keşfetme yolculuğuna odaklanan modern mistiklerden ve düşünürlerden Kafkasyalı guru ve yazar George Gurdjieff’in sözü ile bitiriyorum yazımı; “Başkalarına yardım ettiğin takdirde sana da yardım edilecektir. Belki yarın, belki yüz yıl içinde, ama sana yardım edilecektir. Doğa borcunu ödemek zorundadır.  Bu bir matematik kanunudur ve hayat matematik demektir” demiş.

Sonuna kadar okuma sabrı gösteren herkese çok teşekkür ederim. Umarım bu konu başlığı ile ilgili kıymetli görüşlerinizi Ağaç Ev ailemizden esirgemezsiniz.

Kalın sağlıcakla J)

 

 



DEVAMI »

26 Haziran 2020 Cuma

Yeni mi Normal Biz Zaten Anormal ! (Korona Mimi)


KORONA MİMİ

Merhabalar,

Sevgili Sanatlı Penceremin mim daveti üzerine karşınızdayım. Soruların orijini nereden geliyor onu bilemediğim için kusuruma bakılmasın. Eğer akabinde öğrenirsem atıfta bulunurum. Sanatlı Pencereme nazik daveti için teşekkür ederek hemen sorulara geçiyorum. Hepinize iyi hafta sonları dilerim J

 1-) Korona sürecinde vaktinizi ne ile geçirdiniz?

Eğitimci olduğum için derslerime on-line devam ettim. İşlerimi evden takip ettim. Bu süreçte ayrıca Solmayan Ümit adlı öykü kitabımın editoryal çalışmaları ile ilgilendim. Yayınevimle sürekli iletişim halindeydik. Krizi fırsata çevirerek kitabı 29 Mayısta çıkarmış olduk.

 2-) Yeni normal sizin için ne ifade ediyor?

Tedbirlerimizle yaşamaya ve üretmeye devam edeceğiz.

 3-) Kendinizle ilgili anormal bulduğunuz bir şey var mı?

Kendimde anormal bulduğum değil de kendimde sevmediğim özelliğim beni üzen bir olay üzerinde uzun süre düşünmem, o konuda uzun zaman takılı kalmam.

4-) Gezmelere başlanmalı mı, ilk nereye gitmek istersiniz?

 Bence o aşamaya henüz gelmedik. O yüzden hayal kurmak için henüz erken gibi.

5-) Gerçekten normale tamamen dönebilecek miyiz?

Aşı bulunduğu zaman elbette normale döneceğiz. Yaklaşık her yüz yılda bir böyle salgın hastalıklar tarihte pek çok kez yaşanmış. O süreçleri atlatmışsak bunu da atlatacağız inşallah. 

Dileyen herkesi bu mime davet ediyor ve sağlıklı, mutlu günler diliyorum...




DEVAMI »

21 Haziran 2020 Pazar

HİKAYE Mİ? ÖYKÜ MÜ?

HİKAYE Mİ? ÖYKÜ MÜ?

Merhaba arkadaşlar,

Edebiyat camiasında hikâye ve öykü kavramları ile ilgili olarak yıllardır süren bir tartışma konusu var. "Bir metne hangi kriterlere göre hikâye ya da öykü demeliyiz?" “edebifikir.com” sitesinden alıntıladığım katkılarla birlikte bu konuyu birlikte tartışalım istedim.

Hikâye ve öykü türleri gerek içerik gerekse de işleyiş açısından birbirleriyle aynı gibi görünse de aralarında belirgin farklılıklar var aslında. Bu farklılıkların neler olduğuna geçmeden önce bu iki kelimenin sözlük anlamlarına bir göz atalım, dilerseniz.

Hikâye, Arapça kökenli bir kelime. Osmanlıcada “hikâyet” şeklinden yazılıp söylenmiş. Türk Dil Kurumu (TDK) güncel sözlüğünde: “Bir olayın sözlü veya yazılı olarak anlatılması; aslı olmayan söz, olay; gerçek veya tasarlanmış olayları anlatan düzyazı türü, öykü şeklinde ifade edilmekte.

Öykü ise, “taklit, özenme” anlamına gelen “öykünmek”ten gelmekte. “Rivayet, menkıbe, hikâye, kıssa” gibi anlamlar taşımakta. 

TDK’nın ancak 1969’da yapılan 5. baskısında “öykü” kelimesine yer verilmiş ve o tarihte karşısına açıklama olarak sadece “hikâye” yazılmış. 1983 senesinde sözlüğün 7. baskısı gerçekleşmiş ve öykü kelimesinin karşısına bu kez biraz daha geniş bir açıklama girilmiş: “Tasarlamaya ya da gözleme dayanan bir olayı anlatarak okuyucuda ilgi ve beğeni uyandıran ve çoğu kez ancak birkaç sayfa tutan yazın türü.” 

İlk bakışta hiçbir farkın olmadığı, birbirlerinin eş anlamlıları gibi görünen bu iki kelimenin farklılıklarına gelirsek eğer;

Feridun Andaç, bir röportajında öykü ve hikâye arasındaki farkı şu şekilde tanımlamakta: “Asla birbirinin karşılığı değildir. Çünkü hikâye etme, hikâye anlatma geleneği sözlü bir kültürün ürünüdür. Sözlü gelenekte sözlü “hikâye anlatma” diye bir şey var. Anlatılan bir şeydir. Halk hikâyeleri gibi. Ama öykü, öykülemeden geliyor. Kurma, yeniden tasarlama, hakikati gerçeğe dönüştürme biçimi diyebiliriz. Ham olanı alıp, kendi bilincinizden kendi bakışınızdan geçirerek öykülüyorsunuz. Sözlü geleneğin bir türü olan hikâyeyle modern kurmacanın, modern anlatının bir türü olan öyküyü ayrı tutmak gerekiyor. Birinde yazarın bilgisi, bilinci, algısı gerekiyor; ötekisinde sözlü anlatıcı. Anonimdir bir anlamda hikâye anlatma geleneği.”

19. yüzyılda edebî bir tür olarak kabul edilen hikâye, aslında insanoğlunun bir şeyler anlatma ve olanları anlama çabalarının bir sonucudur. Hayatın her anında bir hikâye bulunur. Edebî metinlerin, gazete yazılarının, haberlerin, sanat eserlerinin, gündelik hayatta karşılaştığımız herhangi bir ânın ve hatta şiirin dâhi hikâyesi vardır. Gündelik dilde bunu fark etmesek de kullanırız: “Bu şiirin hikâyesi nedir?” ya da “Tanışmanızın hikâyesi nasıldır?” kullanımlarında olduğu gibi.

Nurullah Ataç’a göre öykü, hikâye ile eş anlamlı olsa bile hikâyenin yerine kullanılamaz. Örneklemek gerekirse eğer; “Dede Korkut Hikâyeleri’ne Dede Korkut Öyküleri” diyemeyiz. Ya da “halk hikâyeleri” yerine “halk öyküleri”ni kullanamayız. Bu durumu deyimlerde de görürüz. “Bu yazı işi yılan hikâyesine döndü” cümlesinde kullandığımız “yılan hikâyesi”ni “yılan öyküsünü”ne çeviremeyiz. Çünkü hikâye kelimesinin dilde zenginleşmesi bunun önüne geçmekte.

Mehmet Sürücü'ye göre hikâyenin gündelik dilde yan anlamlarıyla birlikte kapsamı daha geniştir. "Hikâye anlatma!"daki yan anlam bunu çok güzel açığa vuruyor. Hayal edilmiş, kurgulanmış, uydurulmuş söz anlamına geliyor burada hikâye. Bu anlamıyla genellikle anlatılan olayın gerçekliğinin olmamasına vurgu yapıyor. “Öykü”de ise böyle bir anlam yok. Öykü tümüyle edebi bir tür olarak gündelik hayatın ritminden uzaklaşmış, akademik/ teknik bir tını taşıyor. Ortaklıkları ise aslında ikisinin de özünde “kurgu” oluşunun örtük biçimde kabul edilmesi.

Feyza Hepçilingirler; “hikâye, bana eski olanı çağrıştırıyor. Öykü, yeniyi. Hikâye uzun olur da öykü o denli uzun olmaz sanki. Hikâye de öğüt vardır da öyküde kendi haline, öyküye bırakılmışlık hali vardır. Hikâye, sözlü edebiyatla içli dışlıdır da öykü, yalnız yazılı edebiyatta vardır. Bunun gibi şeyler... Şu söylediklerim de hiçbir dayanağı olmayan, kendime ait düşünceler…” demiştir.

Bilmem siz ne düşünürsünüz bu konuda sevgili dostlar? Fikirleriniz benim için değerli, paylaşırsanız sevinirim.

Sevgilerimle...


DEVAMI »

12 Haziran 2020 Cuma

YAŞAMAK GÜZEL


BİR YILDIZIN HİKAYESİ

Merhabalar,

Bugün, Melih Cevdet Anday’ın “Çok Güzel Şey” adlı şiirine Doğan Canku’nun "Yaşamak Güzel" adlı şarkısı eşlik etsin mi?

Her şeyin çok güzel olması temennisiyle hepinize iyi hafta sonları diliyorum…


ÇOK GÜZEL ŞEY

Yaşamak güzel şey doğrusu

üstelik hava da güzelse

hele gücün kuvvetin yerindeyse

elin ekmek tutmuşsa bir de

hele tertemizse gönlün

hele kar gibiyse alnın

yani kendinden korkmuyorsan

kimseden korkmuyorsan dünyada

iyi günler bekliyorsan hele

iyi günlere inanıyorsan

üstelik hava da güzelse

Yaşamak güzel şey,

Çok güzel şey doğrusu!

                                  MELİH CEVDET ANDAY

 Etiketler: Yaşamak güzel şey



DEVAMI »

8 Haziran 2020 Pazartesi

MUHTEREM BEY II (ÖYKÜ KİTABIMDAN-GÜLMECE)


SOLMAYAN ÜMİT ÖYKÜ KİTABI

Merhabalar,

Muhterem Bey’in akıbetini merak edenleri daha fazla bekletmemek adına öykümün ikinci ve son kısmını da paylaşıyorum. Kitabın içindeki diğer öyküleri de merak ettirmişsem ne mutlu bana.

MUHTEREM BEY (II)

    Saatler sonra eve geldiğimde embesil oğullarına masa kurmakla meşgul karım Zahide’den bir yorgunluk kahvesi yapmasını istiyorum. Salona geçip oturuyorum sonra. Karım da peşimden seğirtiyor. Biri kanepeye, diğeri koltuğa yayılmış oğullarım beni görünce toparlanıp pür dikkat incelemeye koyuluyorlar suratımı, analarının da takındığı aynı manasız, aynı şuursuz ifadeyle. Randevunun akıbetini merak ettikleri belli. 

        -Ne o lan, çok aradınız mı beni gönderdiğiniz doktoru?  diyorum gözlerimi onlara doğru belerterek. Büyük oğlan atılıyor hemen:

        -Çok methettiler Muhterem babacığım, alanının en iyisiymiş.

        -Hangi alanın acaba? Erkekten kadına daha güzel nasıl dönülür alanının mı?

        -Aaaaaaaaaaaa, gerçekten mi babacığım, sen yanılmış olmayasın sakın!

        -Niye yanılayım eşek sıpası, o kadar da bunamadım henüz.

        -Şifa olacaksa kişilerin özel hayatı ya da tercihleri bizi niye ilgilendirsin ki Muhterem baba, öyle değil mi?

        -Bilmiş bilmiş çemkirme babana! Şifa mı dağıtacak, şanzımanımı mı yoksa olmayan beynimi mi göreceğiz bakalım. Haftaya son şansı.

        -Ama Muhterem baba bu tür tedaviler uzun sürer, öyle orta yerde hemen bırakılmaz ki.

        -Bak hâlâ çemkiriyor. Benim değil sizin gitmeniz lazım tedaviye asıl, anladınız mı, kot kafalar…

        Bütün gece rüyamda Yarmagül’ün koltuktan dönme yatağının arasında tost kaşarı gibi ezildiğimi, tel tel eridiğimi görüyorum. Üzerime zebani gibi abanıp basbariton sesiyle “Seni iyileştireceğim, seni iyileştireceğiiiiiiiiim!” diye haykırdığını işitiyorum. Kan ter içinde uyandığımda yatakta karımın yüzüyle karşılaşıyor ve güzellik konusunda Yarmagül’ün hakkını yine de Yarmagül’e teslim etmem gerektiğine gönülsüzce de olsa kanaat getiriyorum. 

        Kâbus dolu bir haftadan sonra işte yine doktorumun muayenehanesindeyim. Bugün daha feminen, daha sevecen geliyor bana. Ya da gözüm alıştı bilemiyorum. Bir de konuşmasa tam olacak. Buna pek müsaade edeceğimi zannetmiyorum gerçi. Gafil anıma denk getirip kurabildiği tek cümle “İlaç nasıl geldi?” oluyor. Ben de uykusuzluk sorunumu çözdüğünü fakat gördüğüm kâbuslarla nasıl baş etmem gerektiği sorusunu, cevabını beklemeden sığıştırıveriyorum bir yerlere. Anlatacak yeni dertlerim var çünkü. “Vakit doldu” demeden hepsini aktarabilmeliyim!  

SOLMAYAN ÜMİT ÖYKÜ KİTABI

        İşte yine doldu bile zaman. Bir sonraki haftaya gelmeye tekrar ikna edilmiş olarak çıkıyorum ofisten. Anlatmayı planladığım her şeyi aktarabilmiş olmanın verdiği rahatlıkla yoluma devam ediyorum. “Acaba Zahide’nin uçuk kaçık fantezilerinin verdiği yılgınlıktan bahsetmesemiydim?” diye geçiriyorum içimden. Neyse doktorla hasta arasında sır olmamalı, diyerek kendimi rahatlatıyorum.

        Evde ilaçların da etkisinden olsa gerek süt dökmüş kedi gibiyim. Her şeye gülümsüyorum. Hafiflemiş, yıkanmış, arınmışım gibiyim. Sanki paralel evrene geçip orada huzur bulmuş bir halet-i ruhiyedeyim. Etrafımda olan biten her şeyi büyük bir olgunlukla karşılıyor, herkese büyük bir sevgi ve sabırla yaklaşıyorum. Evrene devamlı teşekkür ediyor, herkesi affediyorum, Berber Rüstem’i bile. Fakat gece kâbuslarım tamamen son bulmuş değil. En korkuncunu da son doktor randevumdan iki gün sonra görüyorum. Bu kâbusu doktoruma bir an önce anlatmak için yeni bir randevu daha alıyorum. İşte yine karşı karşıyayız. Başlıyorum anlatmaya:

        -Sevgili doktorum, kâbusumu anlatsam dudağınız uçuklar. Rüya bu ya sizinle olan son randevuma oğullarımla geliyorum. O randevuda benim büyük oğlumun kartaloz sevgilisinin siz olduğunu, sizin kız kardeşinizin de benim küçük oğlumla beraber olduğunu öğreniyorum. Hatta kız kardeşiniz bizlerin huzurunda oğluma evlenme teklif ediyor, Allah’ın izni peygamberin kavliyle küçük oğlumu kendisine, büyük oğlumu da ablasına yani size istediğini söylüyor, anlatabiliyor muyum? diyorum. “Olacak iş değil.” deyip başlıyorum ağzıma geleni söylemeye, nefessiz kalıncaya kadar saydırıyorum, yanaklarımdan, kulaklarımdan lavlar fışkırıyor adeta. O sırada büyük bir histeri krizine kapılıyorum. Beni yatıştırmak için hazırladığı iğneyi acımasızca saplıyor kaba etime Doktor Yarmagül. Göz bebeklerimin burnumun ucuna doğru kaydığını hissediyor ve bayılıyorum.        

    Uyandığımda hâlâ aynı yerdeyim. Doktorum başucumda. Tasarruflu kullandığı en müşfik edasıyla bana bakıyor ve konuşmak için gözleriyle izin istiyor. Ben de onaylayan bakışlarımla onu teşvik ediyorum:

        -Sevgili Muhterem Bey, gerçekle düşü, hayal gücünüzle de birleştirerek biraz karıştırdınız galiba, diyerek söze başlıyor.

        -Evet, o kartaloz, o Yarmagül, o detokslu, botokslu teyze benim, diyor. Sizden evvel oğlunuz benim hastamdı. Ona uyguladığım tedavi sırasında aramızda bir yakınlaşma oldu. İki senedir birlikteyiz. İş ciddileşince sıra geldi bunu size açıklamaya. Ama sağ olsun dedikoducu insanlar sayesinde bunu öğrenebileceğiniz en kötü şekilde öğrendiniz. 

        -Ne yani? dedim. Oğullarım tarafından tuzağa mı düşürüldüm? Beynimi domates püresi kıvamına getirip seratonin hormonumu tavan yaptırttıktan sonra mı bana bu gerçeği açıklayacaklarmış?

        -Bunu ben de onaylamadım ama bilgim dışında geliştiği için mani de olamadım. Bir gün hastam olarak karşıma geçip dert yanmaya başladınız. İsminizi daha önceden fark edip tedbir alamadığım için çok hayıflandım ama olan olmuştu artık. Siz anlattıkça olayların daha da sarpa saracağını anlayabiliyordum. İçine düştüğünüz durumu en kısa zamanda, size en az zarar verecek şekilde öğrenmeliydiniz. Fakat her zamanki aceleci tavırlarıyla oğullarınız size randevu verdiğim saatte kız kardeşimi de yanlarına alarak muayenehaneye geldiler. “Bunu psikiyatr eşliğinde yapamazsak nerde, ne zaman, nasıl yapacağız,” dediler ve her şeyi bir çırpıda anlatıverdiler. Siz tabi buna inanmak istemediniz. Bu durumu beyninize, gördüğünüz kötü kâbuslardan biri olarak kaydettiniz. Durum bundan ibaret.

Bu arada oğlunuzdan yedi yaş büyük olmak dışında herhangi bir çıkıntım yoktur. Ses kalınlığı annemden yadigâr genetik mirasımdır. Suratımdaki anlamsız ifade ve şişlik ise yakın zamanda geçirdiğim estetik ameliyatın nekahet döneminde olmamdandır.  Birkaç kilo fazlalık kadı kızında bile olur öyle değil mi Muhterem babacığım?

        O ana kadar hiç kimseyi, hiç bu kadar uzun süre dinlememiş olduğumu fark ettim. Duyduklarım kötünün iyisi gibi geldi. Bu fikre alışmam, gerçekle düşü, rüya ile kâbusu ayırmam için hâlâ biraz daha zamana ihtiyacım var sanırım, hatta biraz daha terapiye…

 

Etiketler: Solmayan Ümit Öykü Kitabı, Sibel Yıldız, Muhterem Bey 



DEVAMI »