Blogger tarafından desteklenmektedir.

29 Mart 2018 Perşembe

GÜL BAHÇESİ / ÖYKÜ

Mart 29, 2018 61 Comments



GÜL BAHÇESİ

Günün ilk ışıklarıyla birlikte uyandı. Yatmaktan usanıp pencerenin hemen kenarına paralel konumlandırılmış divana, doğrulur vaziyette oturdu. Ağzını kocaman açarak odadaki bütün eşyaları yutarcasına  esnedi. Ardından işaret parmaklarını eklem noktalarından bükerek gözlerini ovuşturdu. Kollarını açtı ve iyice gerindikten sonra kendine "Günaydın" dedi. Seviyordu kendi sesine uyanmayı. O sırada gözleri, annesinin yatağına dün gece serdiği yeni çarşafa takıldı. Unutmuştu gül bahçesi içerisinde uyuduğunu. Beyaz zemin üzerine işlenmiş kırmızı gülleri narin elleriyle okşadıktan sonra derin bir iç çekti.  Ardından, iri desenli kalın perdeyi sonra da sararmış tülü geriye doğru iterek sokak sahnesini izlemeye koyuldu. 



İlk konuğu saniye sektirmeden hergün aynı saatte evlerinin önünden geçen Sermet amca idi. Derileri yer yer eprimiş evrak çantasıyla birlikte mesaisine gidiyordu. Aynı anda sokağın diğer ucundan, kafasına yerleştirdiği yuvarlak, geniş siniyle birlikte simitçi çocuk belirdi. Tek eliyle siniyi dengelemeye çalışırken diğer eliyle sermayesini yemekte bir sakınca görmüyordu. Sıra sıra dizilmiş susam kokulu halkaları sevildiğini bildiği adreslere taşımak onun için eğlenceli bir işti. Para beklemeden uğradığı birkaç fakirhaneye simitlerin en tazesini bırakıyordu. Servis araçları vızır vızır sokaktan geçmeye başladığı sıralarda karşıki apartmanda oturan Habibe Hanım  Teyze arz-ı endam eyledi. Ton ton gövdesini, al yanaklarını ve tombul ellerini çalıştığı lokantaya doğru gönülsüzce sürüklüyordu yine. Bir yandan da onu uğurlamak için cama çıkmış çocuklarına dönüp dönüp el sallıyordu.



Sokağın bu tatlı telaşesi gününü heyecanlı kılan en önemli görsel şölenlerden biriydi. Bir de gidenlerin birer birer geri döndükleri akşam saatleri vardı, kuşkusuz. Amcalar, teyzeler, ablalar, abiler ve okul servisinden inen minik yaşıtları sabah nasıl çil yavrusu gibi işlerine, güçlerine, okullarına dağılmışlarsa akşam olunca aynı semtte tekrar toplanıyorlardı. İşte o saatlerde Sermet Amca’nın omuzları biraz daha düşük, Habibe teyzenin yüzü biraz daha bezgin bir hal almışken çocukların enerjisi sokakta oynayacak olmanın sevinci ile adeta tavan yapıyordu.



Annesinin ritmik terlik seslerini, mutfaktan gelen kap kacak tıkırtılarını, yağlanması gereken kapılardan çıkan gıcırtıları dinlemeyi seviyordu. Bütün bunlar bir evin salonundan ibaret yalın dünyasını hareketlendiren sihirli melodilerdi. Her şeyin yolunda gittiğine işaret ediyorlardı. 



Az sonra tavşankanı çay ve bir zeytin tabağı eşliğinde kahvaltı tepsisi geldi yatağına. Gül desenli yeni çarşafına ekmek kırıntısı dökmemeye azami gayret sarf ederek kahvaltısını bitirdi. 


Sermet amca, Habibe teyze, simitçi ağbi ve adlarını çok da iyi bilmediği diğer mahalle sakinlerinden toplanan yardım paralarıyla protez bacaklarına kavuşmak için camın önünde geçirdiği son günlerdi. Kahvaltı tepsisini annesine doğru uzatırken gözlerinin içine baktı. Minnet dolu gözler umut dolu gözlerle birleştiği anda evin her yeri çarşaftakinden de güzel  bir gül bahçesine dönüştü. Çaylarını yudumlarlarken yeni güne, yeni bir ömrün hayalini sığdırmaya çalıştılar. 


Bu kısa öyküm gününüzü gül bahçesine dönüştürsün inşallah. 
Kalın sağlıcakla :))


(Her hakkı saklıdır)


27 Mart 2018 Salı

MİM-REKLAMLAR

Mart 27, 2018 35 Comments



Merhabalar,

Kitap dostu, Simpsons ve Doctor Who hayranı Sevgili Belle;  

"Belle'ni Kütüphanesi"
  (http://belleninkutuphanesi.blogspot.com.tr/)

güzel bir mim başlatmış. Küçükken veya şimdilerde izlemekten oldukça keyif aldığımız en az 2 reklam filmini paylaşmamızı istiyor. 


İlk aklıma gelenleri aşağıya sıraladım. İlki reklam değil belki ama izleyicileri vergili mal almaya teşvik eden birçoğumuzun kafasına kazındığını zannettiğim 80'li yıllara ait öğretici, komik, kısa bir spot film. (Kaynak: Youtoube – Jarre 76). 


BİR ALIŞVERİŞ BİR FİŞ


MİNTAX

Sonra her derde deva "MİNTAX" ı unutmamak gerek. (Kaynak: #dikdurdikkat #mintax). Çamaşır, bulaşık, mutfak, banyo,.......nasıl bir iksirse artık :))


Başımızdaki kelden, ayağımızdaki nasıra, elimizdeki çıbandan, tırnağımızdaki dolamaya kadar "denesem iyi gelir mi acaba?" dedirten bir çılgınlığa özendiriyordu adeta :)))



ON YÜZ BİN MİLYON BALONCUK YUTTUM 

90'lı yılların unutulmazlarından biri de meşhur "On yüz bin milyon baloncuk yuttum" repliği ile  gazoz reklamı filmi idi. Bu filmde kıvır kıvır saçları, pembe mayosu, havalı güneş gözlüğü ile Seda Renda oynuyordu. O küçük kız büyüdü, evlendi ve anne oldu ama bıraktığı etki aradan 25 yıl da geçse devam ediyor sanırım. Eski görüntülerle Seda'nın yetişkin hallerinin mix edildiği bir başka versiyonu daha var bu filmin. Dileyen o güncel versiyonunu da izleyebilir elbette.


Sevgili Belle'ye beni mazinin tatlı derinliklerine götürdüğü için çok teşekkür ederim. 

Ben de vakitleri varsa eğer;


Beyda'yı, (Beyda'nın Kitaplığı)
Acemi Demirci'yi
Soslu Badem'i
Recep Hilmi Tufan'ı
Zehra Çelik Baltacı'yı
Mayıs Yağmuru'nu
Kelebek Etkisi'ni
Deli Kızın Bohçası'nı
Ebem Kuşağı'nı
Düş Tasarımcısı'nı
Mücahit Doğan'ı
İçimdeki Fısıltı'yı

ve yapmak isteyen herkesi bu mim'e davet ediyorum.


Kendinize çok iyi bakııınnnn :)))




22 Mart 2018 Perşembe

DERDİMİ KİM DİNLER?

Mart 22, 2018 36 Comments


Merhaba Canlar,
Ne zamandır yazmak istediğim bir konu vardı. Konuyla ilgili küçük bir araştırma yapınca aslında ne kadar da gündemin gerisinde kaldığımı anladım ama yazmadan da edemedim. Geçtiğimiz aralık ayında İzmir'in en işlek caddelerinden biri olan Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nde gezerken yere oturan gençlerin önünde duran saman sarısı karton dikkatimi çekti. Kartonun üzerinde  " 5 TL'YE DERT DİNLENİR" yazıyordu.

Beni hem şaşırtan hem de gülümseten bu durumla ilgili ufak bir tarama yaptığımda gördüm ki bu işin patenti meğer 68 yaşındaki nam-ı diyar Nur Türkay'daymış. Ocak ayında hemen her gazteye boy boy haber olmuş, Zahide'nin programına bile konuk olmuş Nur Hanım. Yol kenarına koyduğu tabureye oturuyor derdi, tasası olanları 5 TL karşılığında dinliyormuş. 

Söylediğine göre insanlar işsizlik ve parasızlıktan daha çok  ayrılık ve aşk konularında dertleşiyorlarmış kendisiyle. Ona sevgililerini anlatıp akıl danışıyorlarmış.   O da kendi deneyimlerince  insanlara yardımcı oluyormuş. Her yaş grubundan insan gelip konuşuyormuş. Bazı günler 50 lira bazı günler 200 lira kazandığı oluyormuş. Ama para nasıl geldiyse öylece de gidiyormuş. Sokak hayvanlarına mama alıyormuş  örneğin.    [Müjde abla bunu okuduğuna çok sevindiğini görür gibiyim :)) ].  

Sonra araştırmamı derinleştirdiğimde gördüm ki yurdum insanı bu işe baya  bi kendini kaptırmış. Çaycısından öğrencisine pek çok ilde benzer uygulamalar varmış. Tespitlerime göre bu işe soyunan üniversite öğrencilerinin tarifesi biraz daha ekonomik. Semtine göre değişmekle birlikte büyük dertleri 1 TL'ye küçük dertleri 50 kuruşa dinliyorlarmış :))


Dertleşmeyi, dert dinlemeyi seven bir toplum olduğumuzu sanıyordum ben. Bu işi gönüllük esasına göre yapıyorduk nicedir. Hatta fazla gönüllü olduğumuz bile söylenebilir yerine ve konusuna göre. Dertlerimizi anlatacak tek bir yakınımız bile kalmamışsa durum çok vahim demektir. Yakınlarımızdan saklanması gereken bir derdimiz var ise durum daha  da vahim demektir. 

Her işi uzmanı yapmalı elbette. Parası ya da halden anlayan bir yakını olmayan, dertlerini yakınlarının bilmesini veya üzülmesini istemeyen  insanlar bu yola başvuruyorlar demek ki. Böyle bir durum karşısında söylenecek çok söz bulabiliriz elbette ama buna sadece sokak esprisi olarak bakmayı ümid ediyorum ben, bilmem siz ne düşünürsünüz? 

Okunma derdime çare olduğunuz için hepinize çok teşekkür ediyorum. Tüm dertlerinizden kurtulmanız temennisiyle hayırlı kandiller diliyorum. 




20 Mart 2018 Salı

VİZÖRDEKİ HAYAT

Mart 20, 2018 18 Comments



Merhaba sevgili okurlar; bu yazımı bütün kamera vizörü kurbanlarına armağan etmek istiyorum. Geçen gün eşimle kendi aramızda konuşurken çocuğumuzun 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenindeki sahne şovu sırasında yapmış olduğu hareketle ilgili olarak “bu detayı nasıl görmezsin” gibi hayret nidası attığım sırada beni hem düşündüren hem de güldüren şu sözleri söyledi;


-        Göremem elbette çünkü ben senin kadar konforlu değilim maalesef. Hayatı ancak kamera vizöründen takip edebiliyorum.

Düşündüm de sevgili eşim ne kadar da haklı. Hayatımızın en özel ve en güzel anlarını kameraya almak için var gücü ile çırpınırken, en uygun açıyı, en uygun ışığı yakalamaya çalışırken,   ben oturduğum yerde ana kraliçe tahtından minik kuzumuz ise müzikli, ışıldaklı sahneden sürekli gülücük dağıtıp, rol kesmekle meşgulüz. İzlediğimiz ya da bizzat içinde yer aldığımız tören ya da konser dahil hiç fark etmiyor. Rolleri çoktan biçip dağıtmışız.

Örneğin yavrumuzun solo performansındayız, eşim çekim yaparken ben duygudan duyguya savruluyor, mutluluk gözyaşları döküyor, gururdan hindi gibi kabarıyorken eşim sırf biz bu anları tekrar tekrar yaşayalım diye çekim sırasında küçük monitörden ne gördüyse artık onunla yetiniyor.  Hiçbir gösteriyi ağız tadıyla, tam ekran boyutta, orijinal açıdan ve en önemlisi de işin hissiyatını yakalayarak izleyemiyor.

“Söz kocacığım” diyorum. “Bundan sonraki ilk törende kameraman ben olacağım. Tam teçhizatlısından hem de. Tıpkı "Olacak O Kadar" güldürü programındaki meşhur tipleme Cevat Karakelle misali.  Esas adam rolüne hazırlansan iyi olur :))”.  








18 Mart 2018 Pazar

MİM- BLOG TANIMA

Mart 18, 2018 36 Comments

MİM- BLOG TANIMA

Sevgili SevKoz arkadaşım beni mimlemiş, çok mutlu oldum. Bu benim ilk mim’im. Çok teşekkür ederim SevKoz’a. Ve bu yazıyı okuma zahmetinde bulunan herkese….

SevKoz’la tanışmamışsanız eğer son derece samimi bir şekilde yanıtladığı “MİM-BLOG TANIMA” yazısından başlayarak işe koyulabilirsiniz. Kendisi tam bir kitap kurdu ve okuduklarını çok ama çok güzel yorumluyor.


SevKoz (OKUMAK HAYATTIR)


http://sevimli-kitaplar.blogspot.com.tr/



Bana gelince;

1-Nereliyim ?
Ordu’lu’yum.

2-Burcum Nedir?
Tipik yengeç. Duygusal, anaç, diğerkâm, hassas, sezgileri kuvvetli, kırılgan, kısacası ağlak ne varsa ben o’yum J

3 - Bloglarda en çok ilgimi çeken şey nedir?
Görsellik önemli mutlaka ama içerik ve samimiyet daha önemli bence. Ayrıca okurken bir şeyler öğrenebilmeyi de ümid ediyorum.

4-En sevdiğim mevsim
Yazın doğduğumdan olsa gerek midir bilmem ama “yaz” mevsimini çok seviyorum. Yalnız Karadeniz’de yazlar çok kısa maalesef. İyi yanından bakarsak güneş lekeleri ve kırışıklıklarla mücadelemiz çok daha kolay oluyor.


5 - Yabancı Dilim
İngilizce

6-Boş zamanlar...
Küçük bir çocuk annesi olarak çok boş zaman yaratamıyorum. Mesaim, kuzucuğum, eşim, kitaplarım zamanımı fazla fazla dolduruyor. Sinema filmi izlemeyi seviyorum. Geçen yıl Ağustos ayında açtığım blogumda zaman geçiriyorum. Blogumdan istemeden uzak kaldığım zaman aralıklarında sevgili Deep’in tatlı dokunuşlarıyla kendime geliyorum. Fırsat buldukça da öykü yazıyorum. Yazdığım öyküleri kitap haline getirebilmeyi çok istiyorum. İnşallah ilerleyen tarihlerde bunu başarır ve bu mutluluğumu siz blogcanlarımla da paylaşırım.  

7-En son okuduğum kitap
Hasan Ali Toptaş’tan sonra Doğan Cüceloğlu serilerinden gidiyorum bu aralar.
En son “Başarıya Götüren Aile”yi okudum.

8-Pişman olduğum bir şey
Rahatsızlık duyacak boyutta bir pişmanlık yaşadığımı zannetmiyorum. Genelde adımlarımı dikkat ederek atmaya çalışan biriyimdir.

9-Tuttuğum takım
Gerçekten sadakatle savunduğum, tuttuğum bir takım olsun isterdim ama futbol konusunda gönlüm hiç ama hiç coşmuyor. Milli takımlıyım deyip geçiyorum.

10 Çantamdan eksik olmayan
Ne yok ki. Bununla ilgili olarak bloğumda paylaştığım ve en çok tıklananlardan  “DetoksGünü "  yazımı okumanızı isterim gerçekten.

11-En sevdiğim içecek
Çay tabi ki J

12-Blogdan para kazandım mi?
Hayır. İşin o yönüyle çok ilgili değilim açıkçası.  

Bu mimi okuyan herkes yapabilir. Ben yine de vakit bulursa eğer Atakan “Ertelemek Yok Etmektir” kardeşimi mimlemek istiyorum. 

Sağlıcakla kalınız J

16 Mart 2018 Cuma

VEDA

Mart 16, 2018 16 Comments




Merhaba arkadaşlar, bugün karamsar olma hakkımı kullanabilir miyim acaba? Neden bilmem aşağıdaki dizeler dökülüverdi kalemimden. Güzelim hafta sonu yanaşırken "içim şişmesin" diyenler, okumasınlar derim.    Kendinize çok iyi bakın emi !!!!


VEDA

Solgun tenli adamın
Sesi ürkek ve durgun
Anlatıyor bakışları
Yıllar yılı neden yorgun

Muhatapsız yüzü
Yalnızlıklara sürgün
Titriyor ak elleri
Saklayamıyor kendin 

Okşanmamış saçları
Kırlaşmaya döngün
Ağlaşıyor  yaraları
Eriyorken gün gün

Yaşanmamış zamanları
Tüketmeye bezgin 
Uğurluyor bedenini
Ölesiye üzgün 

14 Mart 2018 Çarşamba

ANILARA YOLCULUK

Mart 14, 2018 16 Comments

Merhaba sevgili okurlar,

Öncelikle canımızı emanet ettiğimiz tıp doktorlarınızın 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutluyor ve bugünkü yazımı  melodileriyle birlikte tüm tıp öğrencilerine ve doktorlarına armağan etmek istiyorum müsaadenizle. 

Bugün 70 ’lerin hit şarkılarından en çok beğendiklerimi sizlerle paylaşmak istedim.  Bir kısmı aranjman şarkı.

“Aranjman'' kelimesi genç kardeşlerimize belki biraz farklı gelebilir. Özellikle 1960'lı yıllarda Türkçeleştirilmiş yabancı dildeki şarkılara aranjman deniyordu. TRT’nin de çokça kullandığı gibi “Türkçe Sözlü Hafif Müzik” şeklinde tabir edildiği ya da Türkçe besteleri içine alan daha geniş bir kavramı temsil ettiği de oluyordu. 

Teknik açıdan ise aranjman kelimesi; bestesi daha önceden yapılmış bir melodinin stilini muhafaza etmek şartıyla çeşitli enstrümanlarla yeniden düzenlenmesi (İng. Arrangement) ve bu sırada parçanın armonizasyonunun yeniden yazılması olarak tanımlanıyor. Bu işleme "aranje etmek" bunu yapan kimseye de "aranjör" deniyor. Bu akımın 1960'ların hemen başında ortaya çıktığı, 10 yıl hüküm sürdükten sonra 1970'lerin başında yerini Anadolu Pop akımına bıraktığı söyleniyor.

Belki çok hitap etmeyebilir ama bu şarkıları yeni jenerasyonun dinlemesini çok isterim aslında. Yaşlısına, gencine, orta yaşlısına da hitap edebilecek her biri döneminin klasikleri arasına girmiş, unutulmaz eserler çünki. Benim favorilerim kırmızı ile yazılı olanlar. Sizinkileri de merak ediyorum doğrusu. Link koymadığım için umarım kızmazsınız. 

Biraz hüzün ve biraz özlemle eski fotoğraflara bakar misali anılara yolculuk etmek ve nostaljik seçkimde kaybolmak ister misiniz efendim? Buyrun öyleyse :))


Semiha Yankı – Seninle bir dakika (1975)
Ajda Pekkan - Dert Bende Derman Sende (1972)
Ajda Pekkan – Ya Sonra (1978)
Behiye Aksoy - Bir Garip Yolcuyum (1972)
Erkin Koray - Çöpcüler (1985)
Erkin Koray – Fesuphanallah (1974)
Ayten Alpman - Bir Başkadır Benim Memleketim (1971)
Yeliz – Bu ne dünya kardeşim (1975)
Nükhet Duru - Ben Sana Vurgunum (1978)
Hümeyra - Sessiz Gemi (1975)
İskender Doğan - Kan ve Gül (1975)
Erol Evgin - Bir de Bana Sor (1977)
Erkin Koray - Şaşkın (1974)
Şenay - Hayat Bayram Olsa (1973)
Erol Evgin - İşte Öyle Bir Şey (1976)
Erol Evgin - Sevdan Olmazsa (1976)
Barış Manço - Aynalı Kemer (1977)
Barış Manço - Dağlar Dağlar (1971)
Gökben - Şiribom Şiribom (1974)
Salim Dündar - Sen Mevsimler Gibisin (1975)
Tanju Okan - Kemancı (1976)
Tanju Okan - Öyle Sarhoş Olsam Ki (1975)
Timur Selçuk - İspanyol Meyhanesi (1974)

10 Mart 2018 Cumartesi

TELEFONUNUZU ÇALDIRIYORUM AÇAR MISINIZ LÜTFEN?

Mart 10, 2018 29 Comments


Bugün 10 Mart 2018. 

Bundan tam 142 yıl önce bu tarihte yani 10 Mart 1876 yılında Alexander Graham Bell ile yardımcısı Watson ilk telefon görüşmelerini yaptılar. Aslında çok da farkında olmadan yaptıkları bu görüşmenin detaylarını biliyor muydunuz?


Bell atölyede çalışmalarını sürdürürken telefonu çalıştırmak için kullandığı bataryadan pantolonuna asit dökülür. Yardımcısı Bay  Watson'ı telefonda yankılanan şu sözlerle yanına çağırır:

"Bay Watson. Buraya gelin. Sizi görmek istiyorum."


Graham Bell bu icadı yaparken aslında annesi gibi sağırların sessizliğine son vermek istemektedir.  Bunu yapamamış fakat her gün yeni bir özellik kattığı telefonla birbirlerinden kilometrelerce uzakta olan insanların birbirini duymalarını sağlamıştır. Bugün bizler telefona Graham Bell'den çok daha farklı anlamlar yüklemiş bulunuyoruz. Eklenen üstün fonksiyonlarla bir nevi küçük cep bilgisayarı haline getirilen akıllı telefonlar sayesinde dünyanın bir diğer ucunda olan bitenlerden anında haberdar oluyor, merak ettiğimiz soruların cevabına saniyesinde ulaşıyor, yolumuzu kaybettiğimizde navigasyon olarak bu sihirli kutuya müracaat ediyoruz. O günden bugüne icadının çok hızlı bir evrim geçireceği söylenseydi Graham Bell'e hiç kuşkusuz o da çok şaşırırdı bu duruma.

·     Yapılan araştırmalar Türk insanın telefonla olan samimiyeti hakkında çok ilginç bilgiler ortaya koyuyor. Avrupa’da günde % 48 olan akıllı telefonu kontrol etme sıklığı Türkiye’de % 78’miş. Bir diğer deyişle her 13 dakikada bir cep telefonu ekranına bakmaktan kendimizi alamıyoruz

·    Şu anda kullandığı telefonu 12 ay içinde değiştirmeyi düşünenlerin oranı Avrupa’da % 36 iken, Türkiye’de ise % 56’yı buluyormuş. Üstelik Türkiye’de bu kesimde yer alanların yarısından fazlasının (% 54) mevcut telefonları henüz birinci yılını bile doldurmamış.

·   Teknoloji elbette hayatımızı birçok yönden çok kolaylaştırıyor. Ancak uzmanların dediğine göre etrafımızı kuşatan radyo ve televizyon dalgaları, wireless dalgaları en önemlisi cep telefonu frekans dalgaları beyin fonksiyonlarımızı olumsuz etkiliyor. Hamile kadınların asla cep telefonu kullanmaması gerektiği aksi halde aşırı kullanımın düşük riskine yol açacağı bildiriliyor. Genel bir öngörüye göre de erken yaşta cep telefonu ve radyasyon yayan cihazlara maruz kalan çocuklarda zekâ gelişiminin azaldığı iddia ediliyor.

·   Cep telefonlarımızı gece yatarken veya otururken örneğin yastığımızın altına asla koymamamız, kendimizden olabildiğince uzak mesafede tutup, boş bir odada şarj etmemiz öneriliyor.

·   Akıllı telefonların en olumsuz yönlerinden biri de, insanları a-sosyalleştirmesidir şüphesiz. Bir ortamda oturuyorken sohbet yerine sürekli sürekli cep telefonları ile oynama, mesajları kontrol etme, yorumlara cevap yetiştirme gibi bir telaşın içerisindeyiz ne yazık ki. Birbirimizin yüzüne, gözüne ne kadar da az bakar olduk. Bakışlarla anlaşmayı ne de çabuk unuttuk. Alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı ya da bilgisayar bağımlılığı gibi mesaj veya sosyal medya bağımlılığı tedavisi görme noktasına kendimizi ne ara getirdik hiç bilemiyorum.

·  Bir de şu sınırsız konuşma paketleri var ya, asıl onlara bir çözüm getirilmesi gerekiyor bence. Dakikalarımız var diye “sarı kız minik buzağı sütten kesti mi?” diye soracak kadar bol mu ki zamanımız? 

·  Başta sağlığımızı, sonra da zamanımızı ve paramızı cep telefonu çılgınlığına bu denli kaptırmasak çok daha iyi olmaz mı? Alexander Graham Bell’in ruhu da aynı şeyi dilemez miydi sizce de?

5 Mart 2018 Pazartesi

8 MART KADINLAR GÜNÜ ETKİNLİK TAKVİMİ

Mart 05, 2018 16 Comments

Merhabalar,
Hürriyet Pazar eki (4 Mart) gazetesine göz gezdirenler "8 Mart Kadınlar Günü Etkinlik Takvimi"ni fark etmiş olabilirler. Ben yine de  görmemiş olanlar için farklı illerde düzenlenmekte olan  paneller, festiveller, yürüyüşler hakkında bir hatırlatma yapmak istedim.

Şimdiden Dünya Kadınlar Gününüzü kutluyorum.  Kadınlarımızın şiddet görmediği, taciz, tecavüz, istismara uğramadığı, her platformda daha çok söz sahibi olduğu bir gelecek diliyorum. Sevgilerimle....

7 Mart: İzmir Programı
Biz Dünyayız Platformu, ‘Eşitlik Mücadelesinde İzmir’in Öncü Kadınları. Biz Dünyayız’ başlıklı bir etkinlik düzenliyor. Tepekule Kongre Merkezi’ndeki etkinlik saat 10.30’da Belma Çağdan’ın ‘İz Bırakan Kadınlar’ sergisi ile başlayacak. 11.00’de, açılış konseri, ardından paneller var.
8 Mart:  Bursa Programı: Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar...
Ayşecan Kurtay, Ayşegül Sağbaş, Beyza Boynudelik, Didem Ünlü, Füruzan Şimşek ve Nur Gürel’in hazırladığı ‘Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar-Saygı’ sergisi, Bursa Nilüfer Belediyesi, Nâzım Hikmet Kültürevi’nde açılacak. Sanatçılar, Ursula Le Guin’in feminist bakış açısından aldıkları cesaretle, özel alanı kamusal alana çevirerek izleyiciye ‘sanatçı kadının evinde’ bir olay yeri incelemesi yapma imkânı vermeyi hedefliyor.
8 Mart: İstanbul Programı: Kapılar onlara açılıyor  

İstanbul Modern’de, tüm kadın ziyaretçilere müze girişi, atölye çalışması, rehberli tur ve film gösterimi ücretsiz. Rehberli tur, 10 kadın sanatçının çalışmasını kapsıyor. 16.00-17.00 atölye çalışması, 17.00-17.45 ‘Sanatçı ve Zamanı’ rehberli sergi turu, 18.00-19.30 film gösterimi. Atölye çalışması ve rehberli tur rezervasyonu için: egitim@istanbulmodern.org, (0212) 334 73 41. 
8 Mart: İstanbul Programı: Feminist gece yürüyüşü
Kadınlar 16’ncı kez İstanbul Taksim’deki Fransız Kültür Merkezi önünde buluşup Tünel’e kadar yürüyecek ve hayatları, bedenleri, gelecekleri üzerinde hak iddia edenlere, karar alanlara itiraz edecek. Buluşma saati 19.30. Çanakkale’de de gece yürüyüşü düzenleniyor. 21.00’deki yürüyüşün buluşma yeri, Golf Aile Çay Bahçesi.
9 Mart: İstanbul Programı:  Mart: Sahne Frida’nın
İstanbul Şişli Belediyesi’nin Kadınlar Günü etkinliklerinin tamamı, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde. 9 Mart akşamı, saat 20.30’da Meksikalı ünlü ressam Frida Kahlo’nun hayatını konu alan ‘Frida’ adlı oyun sahnelenecek. Bilgi için: (0212) 708 87 37. 
10 Mart: Filmmor yola çıkıyor 
16. Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, 10 Mart’ta İstanbul’da başlıyor. Programda film gösterimlerinin yanı sıra paneller, forum, atölye ve söyleşiler de var. Festival durakları şöyle: 10-17 Mart İstanbul, 23-25 Mart Antalya, 30 Mart-1 Nisan İzmir, 6-8 Nisan Trabzon, 13-15 Nisan Bodrum, 20-22 Nisan Mersin, 27-29 Nisan Adana ve 4-6 Mayıs Diyarbakır. Sinemacılara biri umut, diğeri korku veren iki ödül dağtılıyor: ‘Mor Kamera Umut Veren Kadın Sinemacı Dayanışma Ödülü’ ile ‘Altın Bamya Ödülleri’. Detaylı bilgi için: www.filmmor.org


4 Mart 2018 Pazar

KENDİNİZİ ŞIMARTMAK İÇİN EN SON NE YAPTINIZ?

Mart 04, 2018 23 Comments



Merhaba arkadaşlar,

Düşündüm de "yapılacaklar listemiz" de ne kadar  da çok iş var değil mi? Hiç azalmıyor, tam tersi katlanarak artıyorlar sanki.

Günlük telaşeler içerisinde koşuşturup duruyoruz bir çoğumuz. Eve ait sorumluluklar, evlatlarımıza ait sorumluluklar, iş yerinin getirdiği yükler vb.

Eminim ki sevilerek yapıldığında hiçbiri yük değildir ve sağlığımız da yerindeyse  yaşamın bir gereği olarak yapılmaları da gerekir. Herkesi memnun etmeye çalışırken kendini unutanlardansanız eğer ben sadece burada küçük bir parantez açıp sormak istedim.

Kendinizi şımartmak için en son ne yaptınız? 


Kendimizi arada şımartıp mutlu edelim ki etrafımızdakileri de mutlu edebilelim sizce de öyle değil mi?

Bunu ille de çok para harcayarak yapmak zorunda değiliz elbette, türlü türlü yolu var.




Uzun zamandır;

- mesainizin birkaç saatini kendinize  ayırmak için herhangi bir teşebbüste bulunmadınız mı?

- depresyon hırkanızı hala çıkarmadınız mı?

- bol köpüklü Türk kahvesini hoş bir manzara eşliğinde yudumlamadınız mı?





-en yakın arkadaşınızı uzun zamandır aramadınız mı?

- diyet de mi bozmadınız?

O  halde kendinizi şımartma vaktiniz gelmiş demektir. Bunun için en son neler yaptığınızı/yapacağınızı bizimle de paylaşırsınız değil mi?

Hadi size iyi şımarmalaaarrr o zamaaaannnn :))




2 Mart 2018 Cuma

KİTAP / YAZAR ÖNERİSİ

Mart 02, 2018 23 Comments


Merhabalar,

Kitap kurtlarının merceğinde olduğunu tahmin ettiğim bir yazardan ve birkaç kitabından söz etmek istedim bugün size. Ben niye bu kadar geç kalmışım bu keşifte onu da bilemedim.  

Hasan Ali TOPTAŞ'tan bahsediyorum. Şu an iki kitabı da elimin altında. 


"Geçmiş Şimdi Gelecek" ve "Gölgesizler".




 "Gölgesizler" 1994'de  Yunus Nadi Roman Ödülü'nü almış. 


İlkini bir solukta okudum diyebilirim.  Üslubu çok çok hoş.


15.10.2016 Hürriyet / Kelebek Gazetesindeki röportajında öyle güzel anlatmışlar ki onu hoşuma gitti;


"Küçük bir Anadolu kasabasında yalnız, sessiz bir çocuktu. Bir gün omzuna Edebiyat Tanrısı dokundu. Kendine harflerden, kelimelerden bir dünya yarattı. Yıllarca köşesinde sessizce romanlar yazdı. Ve bir gün edebiyatımızın en büyük yazarlarından biri oldu. Kitapları İsveç’ten Güney Kore’ye pek çok ülkede yayımlandı. Ona “Doğu’nun Kafkası” diyorlar. Ama sanki o daha çok Marquez’le, Borges’le akraba"


Toptaş, okuma yazma bilmeyen annesinin Hatice kod adlı bir Şehrazad olduğunu ve çok iyi bir hikaye anlatıcısı olduğunu söylüyor. Babasının ise çok az konuştuğunu, yüz hatları ve göz rengiyle İrlandalı yazar Samuel Beckett’e benzediğini ifade ediyor. Ve ekliyor. “Ben, Beckett ve Şehrazad’ın evliliğinden doğmuş bir çocuğum.” 


Hasan Ali Toptaş’ı edebiyat eserleriyle tanıştıran, ilkokul 3. sınıfa giderken nahiyeye gelen emekli bir posta memuru Halil Ahmet Amca. Poğaça ve gazozun yanında kitap da satan bu amcadan "Konuşan Katır" isimli ilk kitabını satın alıyor. Hikaye kahramanlarından birinin isminin de Hasan olduğunu fark ediyor. "Sonsuzluğa Nokta" kitabının ilk bölümünde Toptaş'ın Halil Ahmet Amca’yı selamladığı görülüyor.

“Sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer.” demiş Alman yayıncı  STEFAN WEIDNER.


Zamanların iç içe geçtiği, düşle gerçeğin birbirine karıştığı, çok katmanlı  ama hikayesiz metinleri  ve büyülü diliyle dönemin yazarları arasında gösterilen yazarı kaçırmamanızı temenni ediyorum.


Daha önce keşfedemeyenler varsa benim gibi, zararın neresinden dönerseniz kardır diyor ve okunacaklar listenize almanızı şiddetle tavsiye ediyorum.


Sevgiyle kalınız :))