26 Aralık 2019 Perşembe

BEN BİR GÜRGEN DALIYIM / KİTAP

Kitap Tanıtımı- Hasan Ali TOPTAŞ

Merhabalar Sevgili Blog Ailem,

Beni az çok takip edenler Hasan Ali TOPTAŞ okumayı sevdiğimi bilirler. Bugün size yazarın en son okuduğum “Ben Bir Gürgen Dalıyım” adlı kitabından söz etmek istiyorum. Dün bu kitabı, hayatımdaki varlığının asla tesadüfi veya alelade olmadığına inandığım, çok ama çok sevdiğim bir yakınım okumam için getirdiğinde bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Kitabı veren kişinin soyadı da GÜRGEN ve tıpkı bu kitabın başkahramanı gürgen ağacı gibi insanlara, çevreye, doğaya karşı son derece duyarlı biri. Bu duyarlılığı sadece şekilde, dilde, kalpte değil üstelik fiiliyatta da fazlasıyla mevcut. Gürgenler'in hayatımıza, duygularımıza daha çok dokunması dileklerimle başlıyorum anlatmaya o halde;

(Dikkat! spoiler içerebilir!)

Birçok okuyucunun ortak fikrine göre ikon haline gelmiş "Küçük Prens"i hatırlatıyor bu hikâye. Çizimli ve masalsı anlatımı, nispeten az sayfa sayısı ile daha ziyade küçük yaş çocuklarına ithafen yazılmış gibi görünse de asıl mesajı biz yetişkinlere veriyor bence.  

Bu eserde; doğaya ve kendine verdiği zararın boyutlarını idrak edemeyen insanoğluna karşı; kendi çapında, kendi sınırlarında, kendi dilinde, direnişe geçen, öz suyu deli akan genç bir gürgen ağacı ile tanışıyoruz. Konu ilerledikçe kahramanın yemyeşil umutları üzerine kara bulut gibi çöken insanoğlunun ne kadar zalimleşebileceği gerçeği ile yüzleşiyoruz. Doğanın renklerine ne kadar kör, sesine ne kadar sağır olduğumuzu fark ediyoruz. Diğer ağaçların, kuşların, börtü böceklerin, nice dağın taşın, denizlerin, nehirlerin sessiz çığlıklarına ne denli kayıtsız kaldığımızı anlıyoruz. Bir gürgen dalından öğreneceğimiz ne çok şey var diye derin derin düşüncelere dalıyoruz. En sonunda da kurulan hayallerin yerle yeksan olduğu, sergilenen dik duruşun karşılık bulamadığı, hissedilen acının kelimelere dökülemediği duygusuyla, kararlı bir direnişe rağmen sonunda yok olmayı, çürümeyi isteyen gürgen ağacının kalbimizin derinliklerinde bıraktığı ince sızı ile baş başa kalıyoruz.

Keşke yeryüzünde titreşen, nefes alıp nefes veren her nevi canlıya karşı daha duyarlı, daha paylaşımcı olabilsek, bu dünyanın sadece biz insanoğluna ait değil tüm canlılara sunulmuş bir lütuf olduğunu görebilsek, doğayı içimizde özümsesek, tabiat anaya hakkettiği saygıyı gösterebilsek, aramızda bir sevgi dili geliştirsek, dağa taşa selam versek, minnet duysak, onlarla konuşsak, teşekkür etsek, çok güzel olmaz mıydı sizce de?

Duru Türkçesi ve edebi anlatımı ile bizleri etkilemeyi başaran yazarın kitabından alıntıladığım bazı cümlelerle yazımı sonlandırıyorum sevgili dostlar. Kalınız sağlıcakla…

“Sözün özü, insanoğlu benim soyumun dilini çözememişti henüz; kokuca konuşsam da anlamazdı, renkce konuşsam da... Rüzgarı okumasını bilenler, canları isterse, hiç görmedikleri bir denizin tuzunu bile tadabilirlerdi sözgelimi.”

“….insan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı...”

“Çünkü insanların büyük bölümü, birçok güzelliği göremezdi.
Büyük bölümü, birçok güzelliğe dokunamazdı.
Onlar, birer uyurgezer gibi geçip giderlerdi güzelliklerin yanından. Ya da kafalarına taktıkları başka bir güzelliğin peşinden koşarken, onun uğruna birçok güzelliği de ayaklarının altına alıp hiç farkına varmadan acımasızca ezerlerdi.”

Eli baltalı adamların ikisi de duymadı beni. Duyduysa ormanda yaşayan çiçekler duydu yalnızca, kuytulara saklanan böcekler duydu. Sonra ağaçlar, kurtlar, kuşlar ve taşlar duydu. Aksakallı meşenin dediği gibi, insanın zalimliğine ağaçlarla kuşlar böceklerle otlar, hayvanlarla taşlar değil, ancak insan karşı koyabilirdi.

Dönüp dolaşıp insanda başlıyor her şey, dönüp dolaşıp insanda bitiyordu.”


DEVAMI »

12 Aralık 2019 Perşembe

HİÇBİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİL! (2)


Hayatta her zaman her şey mümkün
Merhabalar,
"Hala giriş yapamadım" diye uzattıkça uzattığım “Hiçbir Şey İçin Geç Değil” konu başlığıma,  "2" eklentisiyle birlikte nihayet geri dönüyorum.

Hayatta hiçbir şey için geç değildir, ya da geç olmamalıdır. Bunu bize anlatan öyle çok örnek, öyle güzel söz, öyle çarpıcı yaşanmışlıklar  var ki aslında;

-"Artık çok mu geç efendim?”
- “Sadece ölüler için geçtir, onlar geçmiştir. Söyleyebileceğin her şey      
 değiştirebileceğin her şeydir yaşarken.”
                                                                      H. F. Talbot
                                                                                                                            
"Batan güneş için ağlamayın, yeniden doğduğunda ne yapacağınıza karar verin."                                                                                                        Dale Carnegie 

"Çoğu insa nasıl yaşanacağını ancak ölme vakti geldiğinde öğrenir, çok yazık. Çoğu insan ömrünün en güzel yıllarını bir apartman dairesinin odasında, televizyon seyrederek geçirir. Çoğu insan yirmi yaşında ölür ve seksen yaşında gömülür. Bunun sizin bşınıza da gelmesine lütfen izin vermeyin." 
                                                                               Robin Sharma                            
Yazarlarını bilemediğim ancak yaşanmış birer hikaye olarak alıntıladığım aşağıdaki paylaşımlardan da çıkaracağımız çok şey olsa gerek;


HİÇBİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİL!
Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi... Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki,yumuşak bir el omzuma dokundu... Döndüm... Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu... "Ben Rose" yakışıklı dedi... 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?" Güldüm... "Tabii" dedim... "Hadi sarıl bana..." Öyle sımsıkı sarıldı ki... "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı:


"Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım..."

Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık... Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki onu dinlerken derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum.

Sömestr boyunca Rose, kampüsün ilahesi oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu...

Sömestr sonunda, Futbol Balosuna davet ettik Rose'u... Konuşma yapması için... Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok...

Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi...

"Ne kadar beceriksizim, değil mi?... Özür dilerim... Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil... Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?"

Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:

"Yaşlandığımız için eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz... Eğlenmek ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sırrı hergün gülebilmek ve yaşama katacak mizah bulmaktır... Bir rüyanız olmalı mutlaka... Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok...

Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır... Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbirşey yapmadan, hiçbirşey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz... Herkes bir yılda, bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için mutlak birşeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.

Asla pişman olmayın... Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü... Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır... Pişman olmaktan korktukları için hiçbirşey yapmayanlardır..."

Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi...Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı. "Yapabileceğimiz herşeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu...


HİÇBİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİL!
Yaşadığı şehirden, bulunduğu ortamdan kısacası yaşantısından sıkılan bir adam, cebindeki az miktar para ile yanına hiçbir şey almadan bulunduğu kenti terk ederek, daha önce hiç bilmediği bir ülkeye gitmiş. Oraya henüz alışmaya çalışırken birden bir ses duymuş. Bir çığırtkan, avazı çıktığı kadar meydanda bağırıyormuş:

-Tiyatro! Gelin! Kaçırmayın! Bu akşam Tiyatro!...

Adam hayatında hiç tiyatroya gitmemiş ve inanılmaz derecede merak etmiş. Biletin nereden alındığını öğrenmiş. Bilet fiyatı cebindeki tüm para kadar olmasına rağmen hiç tereddütsüz bileti almış. Başlamış merakla oyunu izlemeye...

Oyun bitmiş, herkes dağılmış ve bizim meraklı öylece kalmış, izlediği muhteşem oyun karşısında. O sırada temizlikçi tarafından salonu boşaltmak için ikaz almış.

Adamsa:

-Bana müdürünüzün yerini söyler misiniz? Onunla bir şey konuşmam gerek, demiş.

Seyrettiği oyunun etkisi ile müdür ile konuşmuş ve ne olursa olsun, ne iş olursa olsun buranın bir parçası olmak için çalışmak istediğini belirtmiş.

Müdür çok şanslı olduğunu, şu sıralarda bir temizlikçi aradığını fakat önce onu denemesi gerektiğini ifade etmiş ve denemek üzere aylardır el değmemiş bir kütüphanenin temizliğini uygun bulmuş.

-İşte burayı temizle. Eğer beğenirsem seni işe alırım, demiş ve gitmiş.

Tiyatro aşkının verdiği şevk ile temizlik beklenenden kısa sürede bitmiş. Müdür odayı görmeden adamın samimiyetine inanmamış. Onu diğerleri gibi işi savsaklayan biri sanmış. Fakat odanın temizliğini görünce hayretler içinde kalmış. Aylardır içeriye girilmeyen oda gıcır gıcır oluvermiş. Müdür bu çabuk ve becerikli adamı işe almaya karar vermiş.

-Tamam seni işe alıyorum!
-Fakat benim yatacak yerim yok.
-O zaman burada yatarsın ve işe daha erken başlarsın.

İstediği olan tiyatro tutkunu, huzurlu bir şekilde odayı terk ederken müdür;
-Adın neydi senin buraya yazalım, demiş. Aldığı cevap ise,

-William! William Shakespeare! olmuş.

Shakespeare tiyatro yaşantısına işte bu şekilde başlamış sevgili dostlar! Tam 40 yaşında! Geç tanışsa da bu yola kendini adamış. Bu konuda büyük bir azim ve kararlılık sergileyip büyük bir fedakârlık göstermiş. Meslek hayatı boyunca, sadece üç saat uyuyarak yaşamını sürdürmüş. Sabah erken kalkıp provasını yapıyor, oyununu oynuyor ve akşam yeniden oyun yazıyormuş! Bu böyle sürüp gitmiş...

Yeter ki yürekten isteyelim ve bunun için çaba sarf edelim... 

Hiçbir şey için geç değil!

Kaç yaşında olursak olalım...!

Sizce de öyle değil mi?


DEVAMI »

9 Aralık 2019 Pazartesi

BLOGGER MİMİ

Blog dünyası
Merhabalar,

Sevgil İnciBlogger Mimi” adı altında çok güzel bir etkinlik başlattı. Kendisine nazik daveti için teşekkür ediyor ve hemen sorularının yanıtına geçiyorum;

1- Blog dünyasına nasıl adım attın? Hadi anlat bize.

Bloga girmekte oldukça geç kalmış biriyim. Neden bu kadar geride durdum bilemiyorum. Belki bloğun çok daha popüler olduğu yıllarda telaşelerim daha fazlaydı. Belki daha ihmalkârdım. Belki de bu kulvarda bir yeteneğim olup olmadığımın çok da farkında değildim. Tam bir sebep konduramıyorum açıkçası. Hepsinin bileşkesi de diyebiliriz. Ablamın küçük kızının günlük tarzında açtığı bir bloğu vardı.  2017 Ağustosunda onları ziyarete gittiğimde tam da bu konulardan konuşurken kafamın bir köşesinde bekletmekte olduğum blog açma fikri, sevgili yeğenimin de katkılarıyla bir anda vücut buldu. Biraz bodoslama biraz da amatörce bir giriş yaptık velhasıl.

2- Bloğunu kısaca tanıt desem  neler söylemek istersin?
Benim bloğumun konuları ağırlıklı olarak kültür sanat, edebiyat, bilim teknoloji, güncel, yaşamdan alıntılar şeklinde özetlenebilir.

3- Yazarken olmazsa olmazların nelerdir?
Yazarken sessiz bir ortamda olmalıyım. Uzun soluklu bir oturuşsa çayımı mutlaka demlerim. Melodram yazıyorsam müzik de eşlik eder. O sırada hüzünlü enstrümental şarkılar açar, yazdıklarıma daha iyi konsantre olurum. Uzun bir aradan sonra o gün yazdıklarımı tekrar açıp okuduğumda onu yazarken dinlediğim melodiyi de duyarım.

4- Ne sıklıkta yayın giriyorsun ?
Hiçbir zaman istediğim sıklıkta olmadı. İstatistik verebilecek kadar tutarlı değilim ne yazık ki.

5-Degistirebilme imkanın olsaydı Blogger da neyi değiştirirdin?
Başta ben olmak üzere sanırım çoğu bloger, araba sürmeyi bilen fakat kaputu açıp bakamayan, açsa da oradaki teknik donanımı anlamayan kullanıcılarız. O yüzden değişiklik yapmak istediğimizde tasarım vb, ya da bir problemle karşılaştığımızda teknik donanımla ilgili şeylerin kendimizin çözümleyebileceği kadar basitleştirilmiş olmasını isterdim.

Bir de blog okumak için ille de blog sahibi olmak gibi bir algı var insanların kafasında. Bu algının ortadan kalkmasını isterdim.

6- Yazıların içinde en fayda sağlayan yazın ya da yazıların nelerdir?

Bilim teknoloji üzerine yazdığım yazılarda faydalı ve güncel içerikler ürettiğime inanıyorum. Blogumun sağ kenarında en çok okunan yazılarımdan biri de “Biraz da Bilim Teknoloji 2” başlığını taşıyor. Ayrıca “2080 Yılına/ÇocuğumaMektup (2)” ve “Zihnimde Hala Yazılmamış/ Söylenmemiş Cümleler Var” adlı yazılarım da en çok okunanlar arasında. Blogumda konuk ettiğim insanlar elleri boş dönmesinler diye kendime göre bir takım gayretler sarf ediyorum. İnşallah başarıyorumdur.

7- Senin sevdiğin  blog türleri  hangileri?
Burada İnci’nin verdiği cevaba benzer bir cevap vereceğim sanırım. Duygularını yazılarına geçiren, samimi bir dil kullanan, aynı zamanda bir şeyler de öğrenebileceğim her blog yazısını severek okuyorum.

8- Blogunla ilgili içine sinmeyen ya da değiştirmek istediğin bir şeyler var mı?
Sevgili Zeynep’in (Bir Günce) sihirli dokunuşları sayesinde bloğumda sade ve dingin bir güzellik yakaladığıma inanıyorum. Bu konuda Zeynep'e ne kadar teşekkür etsem azdır. Sanırım uzun zaman da değiştirmem. Çünkü az önce de söylediğim gibi teknik bilgilere hâkim olamadığım için bu konuda sıkça bir değişikliğe gitme lüksüm yok.

9- Blogunla ilgili hedefin nedir?

Öncelikle geleceğe, sevdiklerime küçük notlar, hatıralar bırakmak istiyorum. Ne demişler söz uçar, yazı kalır. Bunlar benim dijital ayak izlerim. Ayrıca daha çok okunmak, daha çok takipçi edinmek, daha çok yorum almak hiç fena olmaz. Fakat sanırım blog dünyasının içinde bulunduğu konjonktür gereği bunu istesem de bunun için daha çok çabalasam da sonucu çok da fazla değiştiremeyeceğim.


İnci’ciğime tekrar teşekkür ediyor ve yapmak isteyen herkesi bu eğlenceli mime davet ediyorum.

DEVAMI »

6 Aralık 2019 Cuma

HİÇBİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİL !


Hayatta her zaman her şey mümkün
Merhabalar Blog Ailem,

Hepinizin sağlığı yerinde, işleri yolundadır inşallah. Dün (5 Aralık) Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkını hediye ettiği günün yıldönümüydü. Bu konuda sevgili Derya o kadar güzel bir yazı kaleme almış ki, ben daha fazla bir şey eklemek istemiyorum. Hala okumayanlarınız varsa Deli Kızın Bohçasını mutlaka karıştırmalı diyorum. Dün ayrıca mühendisler günüydü. Mühendis kardeşlerimizin gününü de kutluyorum. Bir mühendis olan ve “Yüzleşme” adlı son yazısını beğenerek okuduğum Beyaz Yakalı’nın gününü de bu atıfla kutlamış olayım. Madem öyle diğer meslek guruplarından arkadaşlarımın adını da anmadan geçmeyeyim. Doktorlara güç, sıhhat, öğretmenlere sevgi, sabır, esnaflara bol kazanç, zanaatkarlara hüner, sanatkarlara kanat, yazarlara ilham, blogger’lara bol yorum diliyor, atladıklarımdan da af diliyorum.  Blogger demişken de sevgili İnci’nin başlattığı “Blogger Mimi”ne de mutlaka uğramınızı tavsiye ediyorum. Bizlere bloğumuzu sorgulatan bu güzel mim, blogumuzu tanıtmak için güzel bir fırsat aynı zamanda.

Konu başlığıma hala giriş yapamadığımın farkındayım. Yazılı sohbet ne kadar güzel bir şey öyle değil mi sizce de? Dilediğince konuşuyorsun, sözünü kesen, anlatma iştahını frenleyen, seni uzun süre dinleyici pozisyonuna mahkum eden ani blokajların yok. Hele bir de el ayak çekilmişse kapı zili, telefon vb uyaranların yoksa ne ala. Sadece siz ve dinleyecileriniz, pardon okuyucularınız var. Onlarla aranızda kurduğunuz görünmez, sihirli bir bağ var bir de. Onlar, gönüllü esirleriniz. Seviyorum esir almayı ve esir düşmeyi.

Anlatmayı düşündüğüm konu başlığına hala ve hala giriş yapamadım. Bence yazı tadında kalsın, çünkü isterim ki gönüllü mahkûmlarım yazının uzunluğuna bakıp esarethanemden kaçıp gitmesinler. Onu da bir sonraki sefere bırakayım.

İYİ HAFTA SONLARI...

Not: Sevgili Deep, bloguna hiçbir şekilde giremiyorum. Geçici bir durum olmasını ümid ediyorum. Kusura bakmayasın.



DEVAMI »

24 Kasım 2019 Pazar

ÖĞRETMENLİK MESLEĞİ KUTSALDIR

Kutsal  bir meslektir öğretmenlik

Sevgili Blog Ailem,
Uzun bir aradan sonra 24 Kasım öğretmenler gününü de vesile ederek hepinize yeniden merhaba demek istedim. Başta başöğretmenimiz Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere ailemdeki öğretmenlerin ve bütün öğretmenlerimizin bu güzel günün kutluyorum. Ama öncelikle de olağanüstü özveri ve gayretleri ile öğrencilerini eğiten ve onları aydınlık bir geleceğe hazırlayan dağda, karda, ayazda, onca yokluk ortamında bin bir emekle görevini ifa etmeye çalışan fedakâr, cefakâr öğretmenlerimizin gününü daha da yürekten kutluyorum. Günün anlam ve önemine binaen aşağıdaki alıntıyı da paylaşmadan edemedim. Kalınız sağlıcakla…

BİR KÜÇÜK HİKÂYE
Ben küçük bir öğrenciydim. Bir gün arkadaşlarımızdan birine babası çok güzel bir kol saati satın almış. Arkadaşımız bu saatte okula geldi. Hepimiz bu saati çok beğendik. Benim asla böyle bir saatim olmayacaktı ve bu saat benim olmalıydı. Karar verdim ve saati çaldım. Cebime koydum. Arkadaş bunun farkına vardı, fakat kimin çaldığını anlayamadı. Öğretmene durumu anlattı, öğretmen “Saati kim çaldıysa çıkarsın, sahibine versin!” dedi. Bu benim için hayatımın en utanç verici anıydı. Yapamadım. Bu durumda öğretmen farklı bir yöntemle saati ortaya çıkardı. Hepimizi tahtaya dizdi ve gözlerimizi kapattırdı. Ceplerimizi teker teker arayarak saati buldu. Cebimden çıkartarak gerçek sahibine verdi. Sonra hepimiz gözlerimizi açtık. Öğretmen bana hiç bakmadan normal derse devam etti.
Yıllar geçti ben öğretmen oldum ve bir gün bu öğretmenimle karşılaştım. Kendisine “saati çaldığım halde bana bir kelime bile etmeden, yüzüme bile bakmadan olayı kapattınız. Neden böyle bir şey yaptınız? Beni hiç incitmediniz” diye sordum. O da bana “0 anda ben de sizlerden sonra kendi gözlerimi kapatmıştım” dedi.

ÖĞRETMENLİK MESLEĞİ KUTSALDIR.


DEVAMI »

7 Kasım 2019 Perşembe

HAKKIMDA BİLMEDİĞİNİZ ON BİR ŞEY

Bilinmeyen Yönlerim

Merhabalar, 
Sevgili Lerzan Kara’danın başlatmış olduğu, sevgili Cafe Tigris tarafından mimlendiğim “Hakkımda Bilmediğiniz On Bir Şey” adlı etkinlikle karşınızdayım. Her iki arkadaşıma da teşekkür ediyor ve hemen soruların yanıtına geçiyorum.
1. Kendinde sevmediğin özelliğin nedir?
Beni üzen kişi ya da olaylar üzerinde uzun süre düşünüp meşgul olmam. Bu durum hiç hoşuma gitmese de kendime engel olamıyorum.
2. En büyük takıntın nedir?
Bir yerden çıkarken dönüp dönüp kontrol ederim. Fişleri çektiğimi, camları kapattığımı bilsem de son bir kere daha bakma gereği duyarım. Restoranda oturduğum masanın etrafına bile mutlaka bir göz atarım. Yakınlarımın bu konudaki zaaflarını, eksikliklerini gidermeye çalıştıkça reflekslerim farkına varmadan fazla gelişti galiba. Buna rağmen hata yaptığım da olmuyor değil.
3. Kimsenin bilmediği bir sırrın var mı?
Yok.
4. Hayattaki en büyük başarın nedir?
Hayattaki en büyük başarım "kendimi tanımam" diyebilirim.
5. Seni en mutlu eden şey ya da şeyler nedir?
 Ailemle vakit geçirmek, yazmak, okumak beni çok mutlu eder.
              6. En sevdiğin ünlü kim?
En sevdiğim ünlü ulu önder Mustafa Kemal ATATÜRK
       7.Şansa inanır mısın? Şans getirdiğini düşündüğün eşyan var mı?
Şansa inanırım. İnsanın kendi şansını kendi yarattığına da inanırım.  İyi niyetin, temiz düşüncelerin, fayda getirecek çabaların yaydığı güzel enerjinin güzel tılsımları da oluyor bana göre.  Şans getirdiğini düşündüğüm özel bir eşyam yok.
            8. Hayalindeki meslek ve nedeni?
Eğitimciyim. Yaptığım işi ve öğrencilerimi seviyorum.
    9. Kafan bozukken yaptığın şeyler nelerdir?
Genellikle uyurum.
10. En sevdiğin film ya da dizi
İyi bir dizi izleyicisi olduğum söylenemez. Yeşil Yol sinema filmi unutamadıklarım arasında.
11. Kendine hangi sorunun sorulmasını isterdin ve cevabın ne olurdu?
Kendime “mutlu hissediyorsan bunu neye borçlusun?” diye sorardım. Cevabım da şu olurdu: “beklentilerimi en aza indirdim ve akışa karşı kürek çekmekten vazgeçtim.”

Bu mimi birçokları yaptı biliyorum ama eğer yapmamışlarsa ve zamanları varsa
-        Bir Günce
-        Kelebek Etkisi
-        Duo Diyet
-        Kitaplara Kaçanlar
-        Okumak Hayattır
-        İnciden Notlar
-        Esra Takım
-        Kaystros Kaplan Tyrha
arkadaşlarımı ve dileyen herkesi mimliyorum. Sevgi ve selamlarımla.

DEVAMI »

2 Kasım 2019 Cumartesi

KELİMELERİN GÜCÜ

Kelimelerin gücü, etkisi, yankısı
Uzmanların dediklerine göre Türkçe’deki 111 bin kelimeden günde ortalama yalnızca 300- 400’ünü kullanarak konuşuyormuşuz. Ve yine onların belirttiğine göre bunun en önemli sebebi; eğitim sistemimiz. Çünkü ülkemizde, kutucuk işaretlemeye dayanan test çözme üzerine kurulu bir işleyiş var. Bir diğer neden ise cep telefonları, SMS’ler, mesajlarımızı, meramımızı mümkün olduğunca kısa yoldan gönderme çabalarımız. Bu bilgiler bir tarafta duradursun benim asıl değinmek istediğim bu kadar sınırlı sayıda kullandığımız kelimeleri doğru da kullanamayışımızla ilgili.
Belki duyanlarınız vardır; kullanılan kelimelerin hayatımızı ne kadar etkileyebileceğini irdeleyen, psikolojinin bir alt alanı mevcut: “Dönüşümsel Dilbilgisi/ Psikodilbilim.” Kuruculuğunu Noam Chomsky’nin yaptığı bu alt alan, aslında kullanılan dilin ve ağızdan çıkan cümlelerin zihinsel süreçleri etkilediğini savunuyor. Yaptığım sınırlı okumalara göre “Kelimeler biz onları seslendirene kadar beynimizin içinde var olurlar. Konuştuğumuzda ise hava moleküllerinin titreşmesiyle sese dönüşürler. Belki de hiç farkına varamayız ancak üzerinde düşünülmüş ve doğru seslendirilmiş kelimelerin büyüsü vardır. Sese dönüştükleri andan itibaren kelimeler hayatımıza şekil verirler.” Dileyenler bu anahtar kelimeleri kullanarak konuyla ilgili daha fazla bilgi edinebilirler.  Ya da Anthony Robbins’in “İçindeki Devi Uyandır kitabından da faydalanabilirler.
Hayatımızı kullandığımız kelimeler yönetiyor, kelimelerimiz kaderimiz oluyor. Kelimelerden davranışlarımıza, davranışlarımızdan yarattığımız atmosfere uzanan apayrı ve upuzun bir yolculuktayız her birimiz. Seslerin ve kelimelerin ağzımızdan çıkınca kaybolmadıkları, uzay boşluğunda sonsuza dek yankılanıp durdukları söyleniyor. Albert Einstein’ın “İnsanlar ağzından çıkan kelimelerin ve beyninden geçen düşüncelerin, bütün evreni dolaşıp tekrar onlara geri döndüğünü bilse, eminim çok daha dikkatli olurdu” sözleri de bu ifadeleri destekler nitelikte. Mevlana Hazretleri ise “İnsan her nefeste yeni birisi olur ve her nefes, içini doldurduğumuz kelimelerle bilmediğimiz bir aleme yolculuk eder; sonra da oradan hediyelerle geri döner” diyor. Burada üzerinde durulması gereken ‘geri dönme’ eylemi olsa gerek. Bilinçli ya da bilinçsizce kullandığımız kelimeler bir şekilde bize geri dönüyor. Olumluysak olumlu, olumsuzsak da olumsuz tezahürlerle bize karşılık veriyor.
            Peki bu kadar önemliyse ve özellikle kötü sözler askıda sonsuza dek sallanıp duruyorsa kelimelerimizi daha özenli seçmek, cümlelerimizi daha dikkatli kurmak için neler yapmalıyız? Önce işe farkında olmakla başlayabiliriz bence. Gün içinde konuşurken ağzımızdan çıkan kelimelere, kendimizi ne şekilde ifade ettiğimize, özellikle hangi olumsuz kelimelere meylettiğimize odaklanmalı ve onları olumlu ifadelerle değiştirmeliyiz. Kullandığımız ifadelerimizi çok ama çok doğru bir şekilde dile getirmeliyiz. Mesela: “Bu gün mutlu olmak istiyorum” dediğimizde, aslında mutsuzluğumuzu haykırdığımızı söylüyor uzmanlar. Zira sadece mutsuz bir insan mutlu olmayı isteyebilir. Onun yerine “Bu gün ne kadar da mutluyum” dediğimizde, hem biz hem de çevremizdekiler bu büyülü kelimelerin enerjilerinden gerektiği gibi faydalanabiliyorlar. Kelimeleri biz yönetemezsek eğer onların bizi yöneteceğini unutmamalıyız. “Asla”, zorundayım, yapamam, başaramam gibi kelimeleri kullanmaktan kaçınmalıyız. 
Kişisel gelişim uzmanı Nilgün Aktaş’a göre; "günlük konuşma dilimizi değiştirdiğimizde çekim yasasını en yüksek seviyede hayrımıza kullanmış oluyoruz. Örneğin; bilinçaltımız “–me” ve “–ma” eklerini tanımaz. Bu yüzden hastalanmak istemiyorum yerine, ben her zaman çok sağlıklıyım. Mutsuz olmak istemiyorum yerine, ben her zaman çok huzurlu ve mutluyum” gibi ifadelere yönelmeliyiz." Dualarımızda, ......yapma, .....gösterme, .......verme yerine bunların olumlu versiyonları ile dilek ve temennilerde bulunmalıyız.
“Günlük konuşma dilimizi değiştirmek kadar önemli bir diğer şey de yaşam enerjimizi yükseltmek” diyor Aktaş ve ekliyor; “Her güne ayrı bir heyecan, mutluluk ve coşkuyla başlamalıyız. Bunun için de hayatımızda sevgi ve şükran duygularına bolca yer vermeliyiz. Çünkü şükür, mutlu olabilmek için en güçlü sihirlerden biri.
Kişisel gelişim yazarı Muhammed Bozdağ’a göre ise üç tür kelime kullanmaktayız:
Nötr kelimeler: Bunlar, üzerinde hiçbir yük bulunmayan, hiçbir şeyi itmeyen veya çekmeyen, duygu yönü sıfır olan kelimeler; “normal, sıradan, şey, iş, önce, sonra, gün, akşam gibi” Bu tür kelimelerde hiçbir olumlu veya olumsuz çağrışım yoktur. İyi değildirler, kötü de değildirler. 
Zayıflatıcı kelimeler: Zayıflatıcı kelimelerle çirkinlikleri, kötülükleri tanımlarız. Bu kelimeleri her kullandığınızda enerji yükümüz azalır. Kelimeler tekrar edildikçe olumsuzluk yükü artar, kocaman bir duygu çöplüğü oluşur. “Başarısız, çirkin, pahalı, korkunç, zor, acı, öldürücü, tembel, eski gibi.” Zayıflatıcı kelimeler onları dinleyenlerin zihinlerinde coşkuyu azaltan görüntüler oluştururlar. Bu kelimeleri kullandıkça psikolojik gücümüz azalır. 
Güçlendirici Kelimeler: Bu tip kelimeleri kullandığımızda ruhumuzun güçlendiğini görürüz. Bizi dinleyenler kelimelerinizin etkisiyle sihirli bir güce sahip olduğumuzu sanır. Enerji yükü en fazla olan güçlendirici kelimeler: “büyük, farklı, şimdi, hızlı, fırsat, harika, bedava, kazançlı, yeni, kolay, heyecan verici, kesin, sır, başarı, zafer, yapmak, cesaret, saygı, önem, sevgi, saygı, barış, oyun, gülmek, yardım, vermek, yükselmek, eğlenmek” gibi. 
“Bu kelimelerin her birinin eş anlamlısı olan onlarca kelime bulabilirsiniz” diyor Bozdağ. Örneğin 'Büyük' kelimesinin yaklaşık eş anlamlıları 'Heybetli, kocaman, koskoca, çaplı, cesametli, devasa, muazzam, çarpıcı, azametli, ihtişamlı, muhteşem, şahane, haşmetli, görkemli, göz kamaştırıcı, göz alıcı, yüce...' gibi.
Olumlu kelimeleri kendimize ısrarla söylemeye devam edersek tüm ruhumuz ona inanacaktır. Çünkü alt bilincimiz neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilmez. Sadece ona en çok söylediğimizi doğru kabul eder. Bizim tek doğrumuz kendimize sürekli şekilde söylemeye devam ettiklerimizdir. Ne olmak ve nasıl olmakla ilgili net mesajlar gönderdiğimizde beynimiz, tüm gücüyle bizim istediğimiz gibi olmaya çalışacaktır. Yazımı yine Mevlana’dan alıntıladığım güzel  bir toparlayıcı cümle ile sonlandırıyorum sevgili dostlar; “Düşüncen konuşmana, konuşman hareketine, hareketin kaderine yansır. Güzel düşün Güzel Yaşa.”

DEVAMI »

15 Ekim 2019 Salı

İNSAN NE İLE YAŞAR?


Tolstoy - Kitap Tanıtımı
Merhabalar,
“İnsan Ne İle Yaşar”, ünlü yazar Tolstoy’un en önemli eserlerinden biridir. Kitapta yer alan kısa hikâyelerde Tolstoy; iyilik, kötülük, bencillik ve yardımseverlik gibi konuları işleyerek, okuyucularına ibret alacakları dersler vermeyi amaç edinmiştir.

Bunlardan biri de çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsüdür;

Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”

Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…

Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”

DEVAMI »

2 Ekim 2019 Çarşamba

ÖYKÜYÜ OKUMAK


Feyza Hepçilingirler - Kitap Tanıtımı
Merhaba Arkadaşlar,
Size yeni okuduğum bir kitaptan, Feyza Hepçilingirler’in “Öyküyü Okumak” adlı eserinden söz etmek istiyorum. Benim gibi öykü kitabı çıkarma hayali olanlar için kılavuz niteliği taşıyan harika bir kaynak. Öncelikle gönlümün dileğini bilen ve bana bu kitabı hediye eden sevgili eşime  teşekkür ediyor, büyük bir zevkle bu güzel eseri dikkatlerinize sunuyorum.
Dile karşı hassasiyeti ve birikimiyle tanınan, kendisi de bir öykücü ve eleştirmen olan Feyza Hepçilingirler edebiyat dünyamızın önemli isimlerinden biri. Daha ziyade efsaneleşen “Türkçe Off” adlı  kitabı ile tanınmakta. Kırmızı Kedi yayınevinden çıkan bu eserle ise öykü yazarlarına, öykü yazmak isteyenlere ve öykü okurlarına pek çok şey anlatıyor.
Usta kalemlerden genç yazarlara kadar uzanan geniş bir yelpazeden seçtiği on üç adet öyküyü büyük bir titizlikle mercek altına almış yazar. Öyküyü verdikten sonra öykünün yazarı hakkında da kısa ve öz bilgiler veriyor. Eleştirilerini oldukça yalın ve nazik bir üslupla dile getirdiği, aslında çoğunlukla da takdir ettiği gözlerden kaçmıyor. En önemlisi de farkedilmeyen, unutulan ya da okuyucusuyla bir şekilde buluşamayan fakat övgüyü son derece hak eden eski, yeni birçok öyküyü bir araya getirerek onları bizlere sunuyor/tekrar hatırlatıyor olması. Bu yönüyle bile takdire şayan bir çalışma ve çabanın ürünü  bana göre.
Ben en çok kirtikleriyle birlikte Sabahattin Ali’nin “Apartman” adlı öyküsünü ve Nursel Duruel’in “Geyikler, Annem ve Almanya” adlı öykülerini sevdim. Ayrıca kitabın giriş kısmında 'Öykü Hep “Zor” Kalacak' başlığı altında verdiği bilgileri de çok beğendim. O kısımda dikkatimi çeken ifadelerinden bazılarını aşağıya alıntıladım;
“ Edebiyat sanatının bir dalı olarak öykü de bir duygu aktarımıdır. Ne ki öykünün yeri dardır. O duyguyu rahat rahat aktarmak için, diyelim romanın olanaklarına sahip değildir öykü. Roman yazıyorsanız ne yer sınırınız vardır ne zaman sınırınız. Döner dolaşır yeniden vurgularsınız, en etkileyici anlatımı aramak ve bulmak için bütün sayfalar sizindir. Öykü öyle mi ya? Ne yapacaksanız üç beş sayfa içinde yapmak zorundasınız. Uyandırmak istediğiniz duyguyu bir çırpıda aktarabilmeniz için öyküde söz büyücüsü olmanız gerek. Kaldı ki öykünün yarısına kadar bir duygu uyandıramamış; okuru yaratmaya çalıştığınız atmosfere sokamamışsanız öyküyü sonuna kadar okutmayı zor sağlarsınız.”
“Öykü okumak niye zordur? Bir kere okur, okuyacağının öykü olduğunu bilerek başlayacaktır okumaya. Yazarın her şeyi ona hazır vermesini beklememesi gerektğinin farkında olacaktır. Okumaya başlamadan önce, kendisini yaratıcı bir serüvene hazır hissetmesi gerekir. Bilinci açık, düş gücü yerinde olacak, her satıra yoğunlaşmayı sağlayabilecek bir konumda bulunacak. Sözgelimi, yatmadan önce okunacak kitaplardan değildir öykü kitapları. Evet tek oturumluktur öykü; evet, tek solukta okunur; ama ön hazırlığını yapmamış, kendisini etkilenmeye açık konuma sokmamışsa okur, öykünün onu alıp kısa bir sürede duygudan duyguya savurmasını boşuna bekler.”
“Öykü yazarının, okuru etkilemek için bütün şanslarını kullanacak kadar geniş alanı yoktur. Dar alanda okura attığı pasların okur tarafından hemen gole çevrilmesi gerekir. Dönüp yeniden deneyecek, sözü dolandıracak bir çalım daha atacak yeri de yoktur yazarın, zamanı da.

Öykülere geçmeden önceki bir diğer konu başlığı ise “Öykü Ne, Hikâye Ne?” üzerine. Aralarındaki ince çizgi, farklı görüşlere de yer verilerek çok güzel anlatılmış.

Kitabın arka sayfasındaki tanıtım bilgilerine de yer vermeden geçemedim;

“Öykü yumuşak yumuşak okşamaz; başında ya da sonunda sarsar okuru. Bir tümceyle, bir ünlemle, bir sözcükle; kimi zaman susarak…”

Öykü nedir? Bir öykünün atmosferi, karakterleri, geçtiği zaman ve yer nasıl değerlendirilmelidir?

Öykücülüğümüzün temel direği sayılan usta kalemlerden genç yazarlara uzanan bir çizgide Feyza Hepçilingirler’in seçtiği 13 öykü ve incelemelerinin bulunduğu bu kitap, öyküye dair sorulara cevap arıyor. Öykü dilinin derinlerine dalıyor. Ele aldığı öyküleri didiklemeye, anlamaya ve anlatmaya çalışıyor.

Sırayla önce öyküyü ardından değerlendirmesini sunan "Öyküyü Okumak", okura kendi okuma pratiğini yazarın analizleriyle karşılaştırma imkânı veriyor.

Usta yazar ve eleştirmen Feyza Hepçilingirler, bildiğimiz, sevdiğimiz öykülere farklı bir pencereden bakarak okurla yazar arasındaki bağı derinleştiriyor, okumalarımıza yan yollar açıyor.

Öykü tutkunlarının ve öykü yazarlarının ufkunu genişleteceğini düşündüğüm bu eserin hepimizde güzel izler bırakması, hepimize güzel katkılar sağlaması dileklerimle…



DEVAMI »