15 Ağustos 2019 Perşembe

BLOG KONUĞUM / BİR GÜNCE


Merhabalar,
Bugün ilk defa bir blog konuğu ağırlıyorum sevgili arkadaşlarım. Blog dünyasının bana kazandırdığı güzel yürekli gençlerden biri o. Aslında yeni tanıdığım ancak hemen ısındığım çok hoş bir sitesi var. Sevdiğim bazı arkadaşlarım takipçi olmuşlar bile. “Bir Günce”den bahsediyorum. 

Çok gayretli, yenilikçi ve üretken bir blogger. Teknik donanım bilgilerine kendi bloğunu düzenleyip şekillendirecek kadar da hâkim üstelik.  Ayrıca, yakın zamanda yaptığı paylaşımda hazırladığı orijinal temayı isteyen herkesle paylaşacak kadar da cömert. Ben de bu vesile ile yakınlık kurmuş oldum kendisiyle. İletişim kutusu üzerinden yaptığımız yazışmalar bizi bu noktalara kadar getirdi. Şu an gezindiğiniz siteye sihirli parmaklarıyla dokunarak uzun zamandır hayalini kurduğum bloguma beni o kavuşturdu. Bunun için ne kadar teşekkür etsem azdır sevgili Zeynep’e.

Kitap okumayı, denemeler yazmayı, fotoğraf çekmeyi çok seviyor Zeynep.  Gezip, gördüğü yerlerin, yaptığı maket evlerin, çok sevdiği kediciklerin resimlerini çekip, paylaşıyor. Bununla ilgili blogunda “fotoğraf arşivi” köşesi de oluşturmuş durumda. Fotoğrafları hiç de öyle android bir telefonla çekilmiş gibi durmuyor. Oldukça profesyonel bir kamera ile çekilmiş gibi adeta.  Ayrıca bloglarda görmeye pek alışkın olmadığımız “Alıntı Koleksiyonu” köşesi de oluşturmuş. Bu köşede sevdiği yazarlardan derlediği güzel cümleler, paragraflar var. Onlardan biri, benim de çok beğendiğim, az sözle çok şey anlatan Frederick Douglass’a ait şu söz: “Bir kez okumayı öğrendikten sonra sonsuza dek özgür olacaksınız.”
"Haftalık Güzellikler" adını verdiği bir diğer köşede ise o hafta içinde beğendiği filmleri, müzikleri, kitapları, komik bulduğu şeyleri paylaşmayı planlıyor. Bilgisayar oyunlarını çok seviyor. Blogunda bununla da ilgili bir hazırlığı var. “Oyun İncelemesi” adı altında açtığı bu alt kategoride “Ori and the Blind Forest” isminde bir paylaşımda bulunmuş. İlgi duyanların dikkatinden kaçmasın diye belirtmek istedim.

İleride kütüphane açmak ve hayvanları korumak gibi muhteşem hayalleri var Zeynep’in. Genç yaşına rağmen topluma ve doğaya hizmet eden bu tür projeleri düşünüp hayal etmesi bile ülkem adına beni son derece ümitlendiriyor.

Zeynep’i ya da Bir Günce’yi daha yakından tanımak ve takibe almak için pek çok sebebimiz var sözün özü. Böyle kardeşlerimizin heyecanına ortak olmalı ve onların taze bilgilerinden, genç bakışlarından, güzel enerjilerinden, güncel zenginliklerinden istifade etmeliyiz diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

DEVAMI »

5 Ağustos 2019 Pazartesi

HOŞGELDİN AĞUSTOS


Merhabalar


İçinde Kurban Bayramı’nı ve Zafer Bayramı’nı kutlayacağımız

kayınpederimin ve abimin doğduğu, benim nişanlandığım,

pek çoğunun denize girdiği, kimilerinin de “yarısı kış” dediği,

çocukların park, bahçe oyunlarına doyduğu,


Anadolu’nın pek çok yerinde emekçi insanımızın maharetli elleriyle;

tarla mahsullerinin hasat edildiği,

bal kovanların temizlendiği,

koyunların kırkıldığı,

salçaların, pekmezlerin kaynatıldığı,

mısırların kurutulduğu,

biber patlıcanların ipe dizildiği,

eriştelerin kesildiği, 

tarhanaların yapıldığı,

turşuların kurulduğu,

meyvelerin kurutulduğu,


kışa hazırlığın bir diğer adı; kadim Ağustos ayı Hoşgeldinnnnn, ne iyi ettin de geldin.


Ağustos ayında saz çalıp şarkı söylemekle nam salmış meşhur Ağustos böceğini de anmadan olmaz. Müsaadenizle biraz malumatfuruşluk yapıp hemen gidiyorum;

Meğer yıllarca Ağustos böceğine haksızlık etmişiz! Neden mi?

La Fontaine'nin ruhuna ağırlık varmasın deyip başlıyorum o halde anlatmaya;

Toprak altında yaşayan Ağustos böcekleri ağaç öz suyunu emerek besleniyorlarmış. 17 sene toprak altında kalıp yeryüzüne çıktıktan sonra sadece 4 haftalık bir ömre sahip oluyorlarmış. Bu dört haftayı da eş arayarak geçiriyor, eşleştikten sonra ölüyorlarmış. Şarkı söyleyen sadece erkek ağustos böceğiymiş. Dişi böcek, şarkısını en güzel söyleyeni kendine eş seçiyormuş. Kışın yaşamayacaklarını içgüdüsel olarak bildiklerinden olsa gerek yiyecek biriktirme endişesi taşımıyorlarmış velhasıl. 

Biz yine de Ağustos böceği gibi yapmayalım. Bırakın yirmi sekiz günü, yirmi sekiz saatimizin dahi garanti olmadığını bilsek de çalışmaya, üretmeye devam edelim. 


Mutlu bir Ağustos ayı geçirmeniz dileğiyle...

DEVAMI »

2 Ağustos 2019 Cuma

DEĞNEKTEN BİR ATINIZ VAR MI?



Merhabalar,
Gündelik yaşamda çok karşılaşmasam da hayatın zorluklarıyla başa çıkmayı başarabilen, moral, motivasyonunu her şeye rağmen yüksek tutmaya gayret eden, krizi fırsata çeviren, olaylara başkalarının göremediği pozitif bir mana yükleyen, dara düştüğünde kendine göre pratik çözüm yolları bulabilen insanlara hep hayran olmuşumdur. Günümüz koşullarında böyle insanlara rastlamak zor. Çünkü bütün bunları başarmak gerçekten de zor. Bu tür insanlar maruz kaldıkları zorluklarla ilgili olarak bizlerden farklı "neler düşünüyor, nasıl hareket ediyorlar acaba" diye düşünmüşümdür hep. “Her zaman bir çıkış yolu olmalı, olumsuzluğa takılıp kalınmamalı, korkularla yüzleşmeli, pes etmeyip çok çalışmalı, çok okumalı, öz benliğe sevgi ve güven duymalı, affedebilmeli, başarabilirim demeli, ders çıkarıp yeniden başlayabilmeli, öfkeyi kontrol edebilmeli, problemin değil çözümün parçası olmalı, muhatap olunanlar başta olmak üzere insanları iyi tanımalı, doğru hamleyi doğru zamanda yapmalı, şükran duymalı, sevginin gücüne kayıtsız şartsız inanmalı” bunlardan bazıları olabilir mi acaba? Daha farklı meziyetler de sıralanabilir elbette. Size göre hayatta başarılı olan insanların mottosu, parolası, sloganı ne olabilir? Bu konudaki gözlemlerinizi, düşüncelerinizi, tecrübelerinizi merak ediyorum gerçekten. Yorum kısmında paylaşırsanız çok mutlu olurum.

Sıraladığım maddelerden birkaçına kısmen içeren üç güzel anekdotla yazıma son veriyor, iyi hafta sonları diliyorum hepinize. Kalınız sağlıcakla J

KENDİNE DEĞNEKTEN BİR AT BUL

İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar verir. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten sonra çocuklardan küçük olanı yorulur ve yalvaran gözlerle,
– ‘Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?’ der.
– ‘Ben de yorgunum oğlum” deyince baba, çocuk ağlamaya başlar.

Bunun üzerine tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser, baba. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra da oğluna uzatır;
 ‘Al oğlum, sana güzel bir at’ der.

Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlar. Babasını ve ablasını geride bırakmıştır bile…
Baba gülerek kızına:
‘İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya da bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at, bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir.’

THOMAS EDİSON’UN ANNESİ


Thomas Edison bir gün eve geldiğinde annesine bir kağıt verdi ve “Bu kağıdı öğretmenim verdi ve sadece sana vermemi tembihledi” dedi.

Annesi kâğıdı gözyaşları içinde oğluna sesli olarak okudu: “Oğlunuz bir dahi. Bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin.”

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra Edison’un annesi vefat ettiğinde, o artık yüzyılın en büyük bilim adamlarından biriydi ve bir gün eski aile eşyalarını karıştırırken birden bir çekmecenin köşesinde katlı halde bir kâğıt buldu ve alıp açtı.

Kâğıtta “Oğlunuz “şaşkın” (akıl hastası) bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz…” yazılıydı.

Edison saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne şu satırları yazdı:   


Thomas Alva Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dâhisi haline getirilmiş, “şaşkın” bir çocuktu…


EN ÇOK TERZİMİ SEVERİM

Bir bilgeye sormuşlar:

“Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?
“Terzimi severim,” diye cevap vermiş.
Soruyu soranlar şaşırmışlar:
“Aman üstat, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terziyi mi seviyorsunuz? Niye acaba? Neden terzi?

“Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş:

“Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, her defasında benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da beni hep o gözle görürler. Yüce Yaratanın bile insanı yaşamının son anına kadar yargılamadığını unuturlar… Dinlemeden, düşünmeden, tanımadan sadece bir anlık düşünce ya da yargılarla hüküm verirler. Belki de böylesi daha kolay olduğu içindir. Çünkü bir insan ya da bir olay hakkında düşünmek, o kişiyi tanımaya, yaşadıklarını anlamaya çalışmak dünyanın en zahmetli ve en fazla zaman alan işlerinden biridir…

DEVAMI »

11 Temmuz 2019 Perşembe

ÖZEL BİR FİDAN

Merhabalar,
Yandaki fotoğrafı instagramda (pozitifailecocuk) gördüm ve çok hoşuma gitti. Doğan Cüceloğlu'nun sözünü hatırladım birden; "Şu dünyada her şeyin en iyisine layık çok özel ve güzel bir çocuk var! O, sizin evinizde yaşıyor." Aile olmanın, evlat yetiştirmenin, birlik beraberliğin, emeğin, sevginin ne demek olduğu bu görselle öyle güzel resmedilmiş ki üstüne uzun uzun konuşmaya gerek yok aslında. Ama ben yine de birkaç şey söylemeden geçemeyeceğim.

Malum olduğu üzere ihtiyaçları layığı ile karşılanan her canlı büyür ve gelişir. Örneğin; içinde bulunduğu iklimi seven bir ağaç önce bir tohumken filiz olur, sonra yeşerir fidan olur, ardından ağaca dönüşür. Yeterince olgunlaştıktan sonra ise teşekkür edercesine meyvelerinden ikrama koyulur. Yanı sıra soluduğumuz nefes, elimize aldığımız kalem, okuduğumuz kitap olur. Bazen de döşüne yaslandığımızda duyduğumuz huzur, yapraklarının tatlı hışırtısı eşliğinde serinlediğimiz gölge, kurduğumuz salıncağa dal, ruhumuza şenlik olur. Kısacası biz ne verirsek o, onu olur. Ancak her tohum başka başkadır. Çınar tohumundan çınar, çam tohumundan çam ağacı filizlenir. O yüzden de fidanlarımızı, biricik evlatlarımızı sırf bizim hayallerimizi gerçekleştirsinler diye olmadıkları bir ağaç türüne dönüştürmeye zorlamak nafile bir çabadır.  Onları sahip oldukları öze ve potansiyele uygun bir şekilde yetiştirmek gerekir. Bunun için kaliteli bir eğitim ve etkileşim süreci kesintisiz devam etmelidir.
En nihayetinde büyüyüp gelişerek bir bireye dönüşen yavruların yuvadan uçacakları an gelir. Buna da ebeveyn olarak hazır olmak gerekir. Mümkünse Dalai Lama’nın dediği şekilde;

“Sevdiklerinize uçmaları için kanatlar, geri dönebilmeleri için kökler verin. Ve de yanınızda kalmaları için nedenler…”

Sevgi ve selamlarımla……






DEVAMI »

9 Haziran 2019 Pazar

2048 / GELECEĞE HAZIR MISIN?


Merhaba Arkadaşlar,
Blogumu yakından takip edenlerin bileceği gibi bilim/teknoloji konularını okumayı ve yazmayı seviyorum. Zaman zaman bu tarz içerikleri sizlerle de paylaşıyorum. Bu minvalde sizlere, yakın zamanda büyük bir ilgiyle okuduğum bir kitaptan daha doğrusu bir romandan söz edeceğim. Adı “2048 Geleceğe Hazır mısın?” Yazarı Emre SAYER. Büyükada Yayınevinden çıkan kitap, 455 sayfa.

Kitap kısmen bizlerin,  daha çok çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceği üzerine kurgulanmış. Otuz sene sonra, yaşam biçimlerimizde meydana gelebilecek olası dijital değişimlerin/gelişmelerin neler olabileceğine dair bilgiler içeriyor. Beste ve Erol isimli karakterlerin aşkı üzerinden ilerleyen konuların içinde teknoloji var, macera var, uzay var. Polisiye roman tadında aktarıldığı için de asla sıkıcı değil. Anlatılmak istenenler tek düzelikten olabildiğince uzak, merak uyandırıcı ve akıcı bir şekilde okuyucuya ulaşıyor. Bu kitabı kaleme almadan önce yazarın, arka planda çok ciddi bir okuma ve araştırma yaptığı net bir biçimde anlaşılıyor. Anlatılanlar bana ütopik gelmedi. Hatta okurken, yakın geleceğimiz, adeta bilim kurgu bir film izler gibi gözlerimin önünden geçti.  

Yazar; “geleceği birebir tahmin etmenin mümkün olmadığını” öte yandan “değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu” vurguluyor ve ekliyor; “insanlar teknolojiye bir şekilde adapte olmak durumundadır. Yaşanacak değişimler karşısında en akıllı ya da en güçlü olanlar değil en hızlı adapte olanlar başarıya ulaşacaklardır.”

Kitapta interaktif bir son da var. Yani yazar, kitabın sonunu, okuyucuları ile birlikte, ikinci kitabının başında şekillendirmek istiyor. Akıllı telefonlardan kitabın iç, arka kapağında bulunan karekodu okutup açılan sayfada akış içindeki üç şüpheliden birini seçen hatta yetinmeyip en güzel sonu yazan okuyucunun adının, yeni bir karakter olarak ikinci kitapta yer alacağı belirtiliyor.

Tanıtım bülteninden bir alıntı;
"Bu romanda
Geleceğin aşkı var,
Geleceğin iş hayatı var,
Geleceğin toplum yapısı, kültürü var.
Geleceğin insanı var!

Yani elindeki kitap, geleceğin hikâyesi. 
Peki, sen? Geleceğe hazır mısın?"

Bizleri hızla gelişen/değişen yeni dünya teknolojileri ile tanıştırmada ve bizleri  dijital/robotik geleceğe hazırlamada önemli bir misyona sahip olduğunu düşündüğüm bu kitabı herkesin okumasını isterim.  

Sevgi ve selamlarımla

YILDIZ


DEVAMI »

6 Haziran 2019 Perşembe

YAZ MİMİ

Değerli blog arkadaşlarım,
Öncelikle Ramazan Bayramınızı en içten dileklerimle kutluyorum. Sevgili arkadaşlarım Renkliblogsayfam ve ErsinCe(Şiirler Güzel Sözler) beni Efsunvari blogun başlattığı ve kendisinin de işaret ettiği yaz mimine eklemiş. İlgili yazılara üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz. Kendilerine çok teşekkür ederek hemen soruları cevaplıyorum;

1-Yaz Mı, Kış Mı?

Kesinlikle yaz. Günler daha aydınlık, daha uzun ve daha bereketli. Kimse soğukta, ayazda değil. Karpuz ve peynirin bile öğün olduğu kolaylık mevsimi, çocukların oyuna doyduğu, dost akrabanın buluştuğu tatil sezonu daha ne olsun…..

2- Hayalindeki tatil neresi, neden?
Tatil mekânları ile ilgili alternatifler üzerine eşimle konuşur, hep aynı yerlere değil de mümkünse farklı yerlere gitmeyi tercih ederiz. Yurt dışı gezilerimiz genellikle iş vesilesi ile oldu fakat arkasına önüne tatlı eklentiler yaparak birçok iş gezisini şölene dönüştürme ve pek çok ülkeyi gezip görme imkânımız oldu birlikte. Kültür gezileri ile birleştirilmiş tatiller güzel oluyor. Şimdilerde ise sessizliğin içinde olup istediğim zaman (dakikalar içinde) kalabalığa ve temponun içine karışabilecek mesafedeki tatil ortamlarını daha çok seviyorum sanki. 

Hayalimde; çok aşina olmadığımız egzotik kültürlerinden dolayı uzak doğu turu var, inşallah kısmet olur.

3- Tatil hakkındaki en büyük beklentin nedir?

Ailem yanımda olmalı, ortam hijyenik olmalı. Gittiğim yeri temsil eden  lezzetleri tatmalı ve oraya özgü tarihi ve kültürel yerleri gezip görmeliyim. Önceden okuma yaparak gitmek çok güzel bir hazırlık olur.

4- Sınırsız bir bütçen olsa, bunu nasıl kullanırdın?
Yurt içi, yurt dışı her yeri gezip görmek, anılar biriktirmek, bu anıları kaleme almak ve paylaşmak isterdim.

5- Unutamadığınız bir tatil anınız var mı?
Kuzucuğumuz dokuz aylık bebekti. O kadar güzel bir tatil yapmıştık ki birlikte. Ama geri dönüş yolunda ateşlendi bebeğim, huysuzlandı, hiç durmadan, hiç susmamacasına ağladı. Yol üstündeki özel bir hastanede almıştık soluğu. İlaç tesir edinceye kadar yaşadığım üzüntü, stres ve panikle birlikte bir yıl boyu yeteceğini düşündüğüm ve her bir hücreme ayrı ayrı depoladığımı zannettiğim enerjimin o an, oracıkta tükendiğini düşünmüştüm.

6- Yazın yapmaktan en keyif aldığınız aktivite nedir?
Yüzmek, gezmek, okumak yazmak, dondurma yemek, karpuz yemek..... yazınki ritüellerim.

Bu mimi birçokları yaptığı için isim yazmıyorum. Yapmak isteyen herkesi davet ediyorum. Yakında yapacağım bir kitap tanıtımı ile tekrar  görüşmek üzere şimdilik hoşçakalınız…..


DEVAMI »

9 Mayıs 2019 Perşembe

İSTİRİDYE'DEN "ESKİ RAMAZANLAR" MİMİ

Merhaba Kıymetli Arkadaşlarım,
Uzun bir aradan sonra sevgili İstiridye Avcısı’nın başlattığı, dalga dalga yayılan Ramazan temalı güzel bir mim yazısıyla yeniden karşınızdayım. Çoğu arkadaşımın iştirak ettiği bu mim yazılarını çok büyük bir keyifle okudum. Her birinde kendime ait şeyler buldum, çok önemli tespitlere fikren ortak oldum. En son beğenerek okuduğum mim yazılarından birini de Cafe Tigris kaleme almış ve o da beni bu etkinliğe davet etmiş. Paylaşımlarını çok takdir ettiğim hem İstiridye Avcısı’na hem de Cafe Tigris’e çok teşekkür ederek soruları cevaplıyorum;  

1) Ramazanı bir hediye paketine benzetirsek sizin için nasıl bir paket olurdu? İçinde sizin için neler olurdu?

Ramazanı bir hediye paketine benzetseydim eğer içinden huzur, bolluk, bereket, misafirler, davetler, çoğalan maddi/manevi paylaşımlar çıkardı sanırım.

Ayrıca bu pakete; hafta sonuysa eğer, sahura kadar uyumayıp öğleye kadar uyuma isteği, gün boyu akşama ne pişirsem telaşelerinden sonra bir kase çorba ve bir bardak suyla doyup kalkma halleri,  bazen de tam tersi; çok yedikten sonra "ya kırk adım at ya da sırt üstü yere yat" kuralını uygulayan insan manzaraları eşlik ederdi. Esprili manileriyle birlikte ramazan davulcularını da unutmamak gerek.
2) Ramazan ile ilgili hatırladığınız en net anınız hangisidir? Size kazandırdığı hislerle birlikte anlatır mısınız?
Oruç tutmaya yeni yeni alıştığım çocuk yaşlarımdan birinde niyetli olduğumu unutup, bir kase yoğurdu ekmekle beraber iştahla yediğimi ve oruç tuttuğumu kasenin dibini gördükten sonra hatırladığımı gülümseyerek anımsarım hep. Durumu öğrenen oruçlu kardeşlerimin, yüzüme özenerek mi, üzülerek mi baktıkları konusunda hala net bir fikir sahibi değilim. Ondan sonra da küçük küçük yanılmalarım oldu tabi ama hiçbir zaman dolu dolu bir kaseyi tamamen tüketecek kadar kendimden geçmedim.

Bir de meşhur ramazan pidelerinin yeri ayrıdır bende. Çocukken pideye susamlarından olsa gerek “simitli ekmek” dermişim. Bizimkiler her ramazan gülerek anlatırlardı bu yakıştırmamı. Yıllar geçip de üniversite okumak için yuvadan uçtuğumda rahmetli annemin her ramazan, boğazına dizilmiş simitli ekmek lokmaları.

3) Çocukluğunuzdaki Ramazan ve şimdiki yaşadığınız Ramazan arasındaki en belirgin farklar sizce nelerdir?

Çocukluğumun ramazan ayları ağırlıklı olarak sıcak yaz günlerine denk geldi. Oyun o kadar tatlıydı ki, koşup terlemekten korkmaz iftarı bardak bardak içtiğimiz sularla açar, yemek yiyecek yer bırakmazdık küçücük midelerimizde. Şimdi ise aman terlemeyelim, aman susamayalım, aman acıkmayalım derken kımıl zararlısı gibi kendimizi ekonomik sürümde çalıştırıyoruz galiba.

Bir de sahura kalkan büyüklerime çok özenirdim ben. Daha oruç tutamayacak yaşlardayken tıkırtıları duyar hemen kalkardım yataktan. Yemeğimi yer tekrar yatardım. Ertesi gün dayanabildiğim kadar dayanır sonra annemin ısrarları ile orucumu bozardım. O zamanlar ve sonrasındaki yıllarda kurulu sahur sofralarına uyanmak çok güzeldi. Şimdilerde de eşim yardımcı oluyor sağ olsun.

Bir de rahmetli annemin teravih namazına gitme gayretlerini hatırlıyorum eski ramazanlardan. Teravih deyince aklıma gelen ilk fıkrayı yazmadan da geçemedim.

İnatçılıklarıyla nam salmış Arnavut arkadaşlarımızın engin hoşgörüsüne sığınarak anlatıyorum öyleyse; Ömründe iki rekât bayram namazından başka namaz kılmayan bir Arnavut, bir gece, oğlu ve merkebi ile şehre inmiş. Minarelerin, camilerin, kandillerle süslenip ışıl ışıl yanmakta olduğunu görünce, merak edip sormuş: “Teravih namazı kılınıyor” demişler.  Oğluna: “More Bayram sen merkebi şu ağaca bağla oracıkta bekle, ben camiye girip iki rekât namaz kılıp geleyim” demiş.  Meğer o camide de hatim ile teravih kıldırılıyormuş. Arnavut imama uymuş, rekâtlar peş peşe sökün etmiş, yedi, sekiz, on, on  beş rekat derken bakmış ki namazın biteceği yok, uzadıkça uzuyor, uzadıkça uzuyor. İstirahat fasılasını fırsat bilip dışarı çıkmış, kapıda bekleyen oğluna seslenmiş: “More Bayrammmm! Sen bekleme, merkebi al köye git. Annene söyle merak etmesin. İş hocayla inada bindi, ben burada sonuna kadar direneceğim.”

İbadetlerin makbul, duaların kabul olduğuna inanılan bu ayın herkesin evine huzur, sağlık, bolluk, bereket, muhabbet getirmesini diliyorum tüm kalbimle.

Kalınız sağlıcakla….



DEVAMI »

13 Nisan 2019 Cumartesi

BAHAR MİMİ

Sevgili İstiridye Avcısı bahar temalı, güzel bir mim başlatmış ve beni de bu etkinliğe davet etmiş. Kendisine çok teşekkür ederek hazırlamış olduğu soruları cevaplıyorum;  

1) Bahar bir insan olsaydı onunla aranız nasıl olurdu?

Kesinlikle çok iyi olurdu. Baharı kim sevmez? Her ne kadar bünyede yorgunluk yapsa da havada uçuşan polenlerle birlikte gözlerimiz kızarıp kaşınsa da, yazı fit karşılamak için diyete girme dönemini hatırlatsa da eminim ki baharın gelişine hiç kimsenin itirazı olmaz. Nasıl ki sevdiğimiz insanları kusurlarına rağmen seviyorsak baharı da minik kusurları ile birlikte seve seve karşılayıp, üzülerek uğurlayacağız. 

2)Şu ana kadar yaşadığınız hayatın "bahar" kısmı hangi döneminiz? O dönemde neler yaşadınız?

Ben öyle kategoriler yapamıyorum geçmişle ilgili nedense. Şu dönem hayatımın baharıydı, lale devriydi falan diyemiyorum. Anda kalmaya ve o anın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Hayatımın bahar dönemi; her zaman içinde bulunduğum an olmuştur, tıpkı şimdi olduğu gibi.

3)Bahar bir arkadaşınız olsaydı onun okumaya ihtiyacı olan kitabın ne olduğunu düşünürdünüz?

Ziya Osman Saba’nın “Geçen Zaman Nefes Almak” isimli şiir kitabını okumasını isterdim. Madem ki bahar yaşama sevincini en çok hissettiğimiz mevsimdir, madem ki her şey canlanır baharda yeniden, madem ki tazelenir hatıralar ve geleceğe dair umutlar, o zaman bütün bu duyguları şiirin en yalın haliyle, ama en derinden hissettirerek verebilen bir şair olan Ziya Osman Saba şiirleri, bahara en yakışandır;
GEÇEN ZAMAN
Hiç olmazsa unutmamak isterdim.
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar...
Yalnız bırakmayın beni hatıralar.
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum...
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim...
-Doğduğum ev. Rahatlayacak içim duysam
Bir tek kapının sesini.
Arıyorum aklımda bir ninni bestesini...
Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar...
Yalnız hatırlamak hatırlamak istiyorum
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak.
Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah nasıldı yaşamak?

NEFES ALMAK

Nefes almak, içten içe, derin derin,
Taze, ılık, serin,
Duymak havayı bağrında.

Nefes almak, her sabah uyanık.
Ağaran güne penceren açık.
Bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.

Üstünde gökyüzü, ufuklara karşı.
Senin her yer: Caddeler, meydan, çarşı...
Kardeşim, nefes alıyorsun ya!

Koklar gibi maviliği, rüzgârı öper gibi,
Ananın südünü emer gibi,
Kana kana, doya doya...

Nefes almak, kolunda bir sevgili,
Kırlarda, bütün bir pazar tatili.
Bahar, yaz, kış.

Nefes almak, akşam, iş bitince,
Çoluk çocuğunla artık bütün gece,
Nefesin nefeslere karışmış.

Yatakta rahat, unutmuş, uykulu,
Yanında karına uzatıp bir kolu,
Nefes almak.
O dolup boşalan göğse...
Uyumak, sevmek nefes nefese,
Kalkıp adım atmak, tutup ıslık çalmak.

Sürahide, ışıl ışıl, içilecek su.
Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu.
Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses.

Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes...
Anlıyorum, birbirinden mukaddes,
Alıp verdiğim her nefes.

4) Size baharı anımsatan insanlar var mı çevrenizde? Varsa kimler?
Öncelikle mis kokulu evladım, çekirdek ailem ve ardından geniş ailem. Komşularım, dostlarım, arkadaşlarım, yanlarındayken kendimi iyi hissettiklerim her daim benim baharlarım.

5)Bahar temalı bir yağlı boya tablo yapmak isteseniz, resmin içinde olmazsa olmazınız ne olurdu?

El ele tutuşmuş, gülüp oynayan, uçurtma uçuran çocuklar tablomu tamamlayan en güzel şey olurdu sanırım.

6)Bahar yorgunluğu ile mücadele eder misiniz? Yoksa kendini baharın kollarına yorgunca bırakmayı tercih edenlerden misiniz?

Bahar yorgunluğu ile mücadelem kanepeye yatıp uzanmaktan ibaret. Güzel bir bitki çayı demleyip getirene de hiç itirazım olmaz. Madem ki Allah'a saldın der, içerim J

7)Baharda gitmek istediğiniz coğrafyayı da sorup mimi sonlandıralım ;)

Baharda olamasa da bu yaz inşallah Fethiye Ölüdeniz taraflarına gitmek gibi bir planımız var. 

Bu güzel mimi herkesin yapmasını isterim. Bahar yorgunluğuna iyi geliyor. Benden söylemesi....

 Hepinize en derin sevgi ve selamlarımla 

Yıldız
DEVAMI »

4 Nisan 2019 Perşembe

BLOG TAKİP ETKİNLİĞİ 2019

Merhabalar,

Severek takip ettiğim blog arkadaşlarım “Blog Takip Etkinliği 2019” adı altında güzel bir etkinlik başlatmışlar. Ben de bu etkinlikte yer almak ve yeni bloger arkadaşlarla tanışmak istedim. Eğer siz de daha büyük bir ailem olsun diyorsanız işte yapılması gerekenler;


1. Kendi blogunuzda “Blog Takip Etkinliği 2019” yazınızı hazırlayın.
2. Aşağıdaki blogları takibe alın.
3. Önce onların blog linklerini sonra listenin altına kendi blog linkinizi ekleyin.
 4. Takibe aldığınız bloglara bu etkinliğe katıldığınıza dair yorum yapın.
5. WordPress bloglarda GFC butonu olmadığından email ile abone ol bölümünden abone olun.

Arkadaşlarıma çok teşekkür ediyor ve hepimize kolay gelsin diyorum.
Yıldız (Bir Yıldızın Hikayesi)




DEVAMI »

3 Nisan 2019 Çarşamba

DİLDEN GÖNÜLE

Biz insanlar sosyal varlıklarız. Doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar, hayatımıza giren herkesle gerek güdülerimiz gerekse de ihtiyaçlarımız gereği iletişim kurarız. Bu iletişim evde aile ortamında başlar okul, iş hayatında perçinlenir ve sosyal yaşama katıldıkça giderek genişleyen karmaşık bir ilişkiler ağına dönüşür. Eğer bilinçli bir tercihle inzivaya çekilmiş bir derviş ya da keşiş değilsek bu iletişim ağının iplerine sıkıca sarılmamız ve ilişkilerimizi mümkün mertebe dengede tutmamız beklenir. Dengeyi sağlamada hünerli değilsek asosyal, uzlaşılması zor, yabanıl, bencil,  kibirli, gibi yaftalara maruz kalma ihtimalimiz de kuvvetle muhtemeldir.

İddia edildiği üzere 'dili kullanmak bir sanat'sa eğer herkesten sanatkâr olmasını beklemek iyimser bir yaklaşım olabilir. Kaldı ki gündelik yaşamlarımıza dönüp baktığımızda sanatsal düzeyde sözlü iletişim becerisi geliştirip bunu kusursuzca devam ettiren insan sayısı bir hayli azdır.  Asgari müşterekte buluştuğumuz duygusuz cümlelere, sıradan repliklere mahkûm etmişizdir dialoglarımızı çoğu zaman. Öte yandan asgari müşterekte dahi uzlaşamayan, sağlıklı iletişim kurmada yetersiz ya da yeteneksiz olduğunu düşünen, dışlanmış hisseden, bir çevreye ya da bir topluma entegre olamayanlarımız da vardır. Bu gruba dahi olanlarımızın, genellikle, içindeyken güvende hissettikleri cam fanuslara kendilerini kapattıklarını, o gizli mabede, sınırlı sayıda misafir kabul ettiklerini görürüz. Benzer şekilde aile olmayı, çoğalmayı reddeden, sorumluluk alanının genişleyeceğinden korkan, kalabalıklaşmanın getireceği çok sesli senfoniye katlanamayacağını düşünenler de vardır. Ve bütün bunların boşluğunu kitaplarla, evcil hayvanlarla doldurup, bitki yetiştiriciliği vb ile kendilerini rehabilite edenler. Bu bir tercihse ve alternatifsizlikse eğer saygı duyulmayı elbette hak eder. Ama bir kaçışsa kâr zarar dengesine bakmak gerekir. Hayatın her getirisinin bir götürüsü, her nimetin bir külfeti vardır. Küçük zahmetler için büyük mutlulukları feda etmek doğru olmaz. Bazen ters yönde kürek sallamak yerine akışa teslim olmanın ruhumuza dahi iyi gelebileceğini de unutmamak gerekir. Ayrıca güzellikleri istemek, bunun için çabalamak, niyetimize ulaştıktan sonra da elde ettiklerimizi sıradanlaştırmamak gerekir. Bu kazanımlarımızın verdiği enerji ve hazla kendimizi tekrar tekrar yenileyebiliyor, karşılaştığımız olumsuzlukları; kurduğumuz sağlam ilişkilerden aldığımız destekle savuşturabiliyorsak eğer her şeye rağmen kârda ve doğru yoldayız demektir. Zaten bu halin olumlu tezahürlerinin vücut dilimize ve ifade biçimimize kısacası iletişim şeklimize yansımaması neredeyse imkansızdır. Çok özel bir çaba sarf etmeden üstelik.

Sözcüklerle kendini gönlünce var edemeyen, "her şey yolundaymış" rolü yapmaktan yorulup yalnızlığı seçen, bireyselliği seven ve/veya bundan beslenen  başka pek çok insan da var kuşkusuz. Ancak en olumsuz, en uyumsuz, en izole insan bile fark edilmeyi, değer görmeyi, takdir edilmeyi bekler ve ister. Bunu başarmak için ise değişik ifade biçimlerine başvurur. Bu anlamda, sanatın işlevselliğini keşfetmesi uzun sürmez. Resim, heykel, edebiyat, mimari, fotoğrafçılık gibi  özüne yakın bulduğu sanatsal aktivitelerden birine yönelerek bu kulvarda kendine yeni bir yol açar.  Kendini rehabilte edip, ruhunu özgür bırakmanın lezzetine erer. Bütün bunlar da bir tür deşarj ve iletişim yoludur.
İletişim dilini geliştirmenin ve iletişim becerilerini zinde tutmanın pek çok farklı tetikleyicisi vardır şüphesiz. Maskesiz, riyasız, imasız etkileşim biçiminin işleri kolaylaştıracağını unutmamak gerekir. Üzerinde düşünülmesi gereken en önemli noktalardan biri de birinin bizi tamamlamasını beklemek yerine biriyle kendi bütünlüğümüzü paylaşmak, ilişkinin temellerini beklentisizlik esasına dayandırmak olmalıdır. Ancak bunu yapmak çok da kolay değildir. Hayatta karşılıksız ve koşulsuz seven tek canlı türü  annedir. O bile yaşlandığında evladından ona bakmasını bekler. Kuzuyu eti için besleyen, çileği reçeli, ağacı meyvesi için yetiştiren beklentili bakış açılarımızdan sıyrılıp her şeyi yanlışıyla, doğrusuyla sadece o olduğu için sevmenin yollarını keşfettiğimizde iletişim becerimizin de kendiliğinden gelişeceğini rahatlıkla görebiliriz. "Seni anlamaya çalışıyorum" diyerek, takdir ederek, teşekkür ederek, kelimelerimizdeki ve yüzümüzdeki ifadeleri yumuşatıp, esneterek, bazen gecikmiş ilk hamlenin gönüllü temsilcisi olup özür dileyerek; kalın duvarların yıkıldığına, hiç açılmaz dediğimiz kapıların bir anda, ardına dek açıldığına şahitlik edebiliriz. İşte o an, iletişimin usta  sanatkarlarından biri olma yolunda emin adımlarla ilerlediğimiz andır. Ve o an bütün evrene çepeçevre yaydığımız pozitif enerji ile birlikte ve bütün iyimser etkileşimlerimizle, hem yaşayıp hem de yaşatacağımız mucizelere doğru yol almaya başladığımız andır. Mevlana'nın da ifade ettiği üzere "Gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır...."

MUCİZEVİ ANLARINIZIN BOL OLDUĞU UZUN BİR YOLUNUZ OLSUN İNŞALLAH....

Yıldız






DEVAMI »

26 Mart 2019 Salı

SEVDİĞİM SÖZLER (3)

Merhabalar,

Bugün Sevdiğim Sözler (3) serisiyle karşınızdayım. İyi okumalar o zamannnnnn :))

















DEVAMI »